Orhan Aras : SÜRGÜN PROTESTAN

Nazim Əhmədli şair-publisist

Kırımın sesi qazetesinin Azərbaycan təmsilçisi

Orhan Aras

SÜRGÜN PROTESTAN

     orhanaras@hotmail.de

Onunla bir düğün töreninde tanıştım. İpek gibi bembeyaz saçları, çekik ve kara gözleri, kırışık yanakları ve durgun bakışlarıyla daha ilk görüşte dikkatimi çekmişti. Sonradan öğrendim ki gelinin babasıymış.Küçük bir köyde yaşadığım için köyde yaşayan hemen hemen herkesi tanıyordum ama bu adamı ilk kez görüyordum. Damadı beni onunla tanıştırınca ısrarla yanında oturmamı rica ettti. Adı Domur veya Dimur gibi bir şeydi.

Damat Pakistanlı’ydı.Komşumuzdu.Temiz ve çalışkan bir insandı.Arada bir karşılaşıyor, dünya, İslam, insanlar üzerinde sohbet ediyorduk. Gençti ama kendisini iyi yetiştirmişti. Problemlerimizin cehaletten kaynaklandığının farkındaydı. Birgün sohbet ederken, Alman kökenli bir Rus kızı ile evlenmek istediğini söyledi ve beni de düğününe davet etti.

Düğün bizim bildiğimiz türden bir düğün değildi. Küçük bir restoran kiralanmış ve otuz kadar insan davet edilmişti. Salonda kulakları rahatsız etmeyen bir tür Hint müziği çalıyordu. Davetliler masaları birleştirmiş seslice sohbet ediyorlardı.

Yanına oturduğum adam kötü bir Almanca ile hem bana bir şeyler, hem de önündeki sarı Pakistan pilavını kaşıklıyordu. Bir ara durdu ve bana Arap yazısını okuyup okuyamadığımı sordu.

“Okurum,” dedim.

“Benim damat da okuyor ama bende bir kağıt var okudu anlayamadı,” dedi.

İç cebinden sararmış bir kâğıt çıkardı, bana uzattı.Kâğıt bir muska gibi özenle katlanmış ve katlandığı yerler lime lime olmuştu. Kağıdı özenle düzelttim ve masanın üzerine yaydım. İlk başta güzel bir hatla ‘Bismillah,’ sonra onun altına ‘Bağçasaray rayonı, Mayıs ayı 21, sürgün etilirik.Vagonlara yüklegendik.Sen Ekrem oğlu Timursan’, yazılmıştı.

O kısa cümlenin altına da ‘Müslüman’ sözü ve Fatiha suresi yazılmıştı.Önce okuduğum sözlerle adam arasında bir bağ kuramadım.

“Bu kâğıdı nerden buldun?”  diye sordum.

“Bulmadım, bendeydi,” dedi.Sonra Almanca kelimeleri Rus aksanıyla kıra kıra anlatmaya başladı.

“Ben yetimhanede büyüdüm. Bu kâğıt küçük bir beze sarılmış ve bir iple bağlanmış boynuma asılmıştı.Yirmi yaşlarıma kadar hep boynumda taşıdım.Sonra açıp baktım birşey anlamadım. Çevremizde hep Alman kökenli Ruslar vardı onlar da okuyamadılar. Sonra cüzdanımda taşımaya başladım.Almanya’ya gelmeden bir Özbek’e gösterdim, “duadır,” dedi. Benimle ilişkisi nedir bilmiyorum.”

Düğünü, etrafımdaki insanları unutmuştum.Bu adam ölümün eşiğindeydi ve cebindeki bu kağıdın onun esas kimliği olduğundan haberi yoktu.

“Sen bana adını tekrar söyler misin,” dedim.

“Dumir,” dedi.

“Senin adın Dumir değil, Timur’dur,” dedim.

Sözlerime bir anlam veremedi.

“Evet, adın Timur ve babanın adı da Ekrem’dir. Sen Kırım’ın başkenti Bahçesaray’lısın.Sizi Stalin Kırım’dan sürerken büyük ihtimalle baban bu yazıyı yazmış boynuna asmış.Altına da Fatiha suresini yazmış, yani Müslümanlar için namazda okudukları bir dua…İleride kaybolursan müslüman olduğunu bilesin, diye.”

Adamın sanki dili tutuldu.

“Ben müslüman mıyım yani?”

“Evet, baban, annen müslümanlarmış.”

Başka biri duydumu diye etrafına bakındı.Sonra sesini kısarak sadece benim duyacağım şekilde:

“Biliyor musun ben Protestanım ve her Pazar kiliseye giderim, her pazar. Dindar bir insanım yani.”

Ne diyebilirdim? Sustum.On dakika kadar benimle ilgilenmez göründü.Sonra iki eliyle elimi tuttu.

„Yarın ne iş yapıyorsun,“ diye sordu.

„İşe gideceğim,“ dedim.

„Ne olur işten sonra bir yerde buluşalım,“ dedi.

„Tamam,“ dedim.

O günden sonra üç dört defa gizlice buluştuk. Dindar karısından ve etrafından ürküyordu.Ben Kırım’ı, Bahçesaray’ı, ordaki insanların sürgünlerini, dramlarını  anlattıkça ağlıyordu. Sürekli müslümanlıkla ilgili sorular soruyordu. Bir gün Fatiha suresini ben okudum o kiril harfleriyle yazdı. Son buluşmamızda sureyi ezberlemişti ve bana okurken hem çocuk gibi seviniyor hem de gözyaşlarına boğuluyordu.

„Benim suçum yok, diyordu.Tek başıma kalmış yetimhanelerde büyümüş sonra bir Alman kökenli aileye evlat verilmişim. Nerden bilebilirdim ki Türk olduğumu?“

„Elbette ki suçun yok, dedim. Nerden bilebilirdin ki?“

Kaldığım yerden başka bir şehre taşındım. Bir kaç yıl sonra da tesadüfen görüştüğümüz  Pakistan’lı komşumuzdan Timur’un ölüm haberini aldım. Türk olduğunu damadına da söylemiş. Damadı da kaynanasının iznini alarak cenazesine bir hoca getirmiş ve namazını kılmışlar.Ondan etkilenen kızı da müslüman olmuş.

Fırsatım olduğu ilk anda eskiden yaşadığım köye gittim. Küçük Protestan mazarlığında Timur’un mezarını bulmak zor olmadı.Çünkü girişte, kenarda tek başına bir mezardı ve siyah mezar taşına bir ay yıldız işlenmiş ve altına da „Ekrem Oğlu Timur,“ yazılmıştı.

Ona öğrettiğim Fatiha’yı okuyup ruhuna armağan ettim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest