Stalin 1929-53 yılları arasında Resmi Kayıtlara göre 42 Milyon 672 bin kişiyi öldürdü

Sovyetler Birliği’nin Stalinli yılları; dünya tarihine milyonlarca insanın açlıktan öldüğü, yüz binlerce kişinin de Anti-Sovyet propoganda ve rejim karşıtlığı gibi suçlarla idam edildiği bir dönem olarak geçti. Bugün Rusya’daki ders kitaplarında, “büyük terör” olarak adlandırılan o yıllarda, baskıya maruz kalanların sayısı 40 milyon olarak gösteriliyor.

Bu dönemde; en büyük kıyımlar özellikle 1929-1933 yılları arasında tarımda yapılan zorunlu kolektifleştirme sırasında yaşandı. Öldürülenlerin çoğu, zengin veya yoksul köylüler, işçi muhalefeti üyeleri ve yabancılarla ilişkisi olduğundan şüphelenilen kişilerdi. Kolektifleştirme nedeniyle meydana gelen açlık yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı ise milyonlarla ifade ediliyor.

Stalin, 1937’de ise iktidardaki son gününe kadar sürecek bir “siyasi temizliğe” girişti. Hedefte rejim muhaliflerinin yanı sıra Komünist Parti içindeki Stalin karşıtları da vardı. Sovyetler Birliği içindeki halklar da somut deliller olmaksızın, daha çok Stalin’in önyargıları yüzünden, topyekün cezalandırıldı. Polonya asıllılar, Yahudiler, Kırım ve Ahıska türkleri, Kafkasya halkları ve Baltık ülkelerindeki halklar nüfuslarının neredeyse yarısını sürgün yollarında ve çalışma kamplarında kaybetti.

İkinci Dünya savaşında düşmana esir düşüp de hayatta kalabilmiş olanlar ve özgür düşünceyi savunan sanatçılar da benzer bir kaderi paylaştı. Uzmanlar, her iki dönemde toplam ölü sayısının 20 ila 28 milyon arasında değiştiğini düşünüyor. Ancak kesin rakamı bilmek pek de mümkün değil. İkinci Dünya Savaşı sırasında 10 milyonun üzerinde kurban verildiği de gözönüne alındığında, Stalinli yıllarda Sovyetler Birliği’nin ne denli ağır kayıplara uğradığı ortaya çıkıyor.

Sovyet dönemine ait resmi belgeler de yaşanan acıların büyüklüğünü açıkça ortaya koyuyor. 13 Şubat 1990’da yayımlanan bir KGB raporunda, 1930 ile 1953 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde 786 bin kişinin “halk düşmanı” suçlamasıyla idam edildiği, 3 milyon 800 bin kişinin de “devlete karşı suçlar” nedeniyle hüküm giydiği belirtiliyor.

Raporda söz edilen hükümlülerden çok azı gönderildikleri çalışma kamplarından sağ olarak çıkabildi. Gorbaçov’la başlayan geçmişle hesaplaşma döneminde savcılık 850 bin davayı yeniden inceledi, 12 bin dava hariç, diğer hükümlülerin masum olduğu ortaya çıktı. 1988 yılından sonra ise başta Lenin’in yakın çalışma arkadaşları olmak üzere, idam edilenlerin pek çoğunun itibarı iade edildi.

Josef Stalin, kimine göre Nazi Almanyası’nı yenilgiye uğratan büyük bir halk kahramanı. Kimine göre ise tarihin en acımasız diktatörü. 1879’da bugün Gürcistan sınırları içindeki Gori’de doğan Stalin’in asıl adı Iosif Cugaşvili. Marksizmle tanıştığı yıllarda bir rahip okulunda öğrenci olan Stalin, 1900’lü yılların başında Bolşeviklere katılarak Gürcistan’daki pek çok gösteri ve grevi örgütledi ve parti içinde kısa zamanda yükseldi. Ekim Devrimi’nin ardından devletin en üst kademelerinde rol oynayan Stalin, Lenin’in ölümünden sonra tartışmalı bir biçimde de olsa Komünist Parti Genel Sekreterliğine seçilerek Sovyetlerin yeni lideri oldu.

İlk işi parti içinde ideolojik anlaşmazlık yaşadığı isimleri bir bir uzaklaştırmak hatta öldürmek oldu. Yeni ekonomi politikalarının terk edilmesine ve zorla kolektifleştirmeye karşı çıkan partinin önde gelen isimleri; Troçki, Buharin, Zinoviev ve Kamanev gibi liderler Stalin’in talimatıyla sürgüne gönderildi. Sonunda yönetim tamamen Stalin’e ve Molotov, Beria, Voroşilov gibi isimlerden oluşan ekibine geçti.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinde ve Hitler Almanyası’nın bozguna uğramasında önemli bir rol oynadı. Kızıl Ordu’nun Nazi ilerleyişini durdurması ve ardından Berlin’e kadar ilerlemesi tarihte bir dönemin de sonu oldu. Ancak Stalin’in savaşın ardından izlediği tutum bu kez dünyayı kutuplara ayıracak ve Soğuk Savaş’ı başlatacaktı.

SOL DÜŞÜNCE İÇİNDE ÇOK TARTIŞILDI

Stalin’in uygulamaları sol düşünce içinde de tartışma konusu oldu. Özellikle Stalin’in “Tek Ülkede Sosyalizm” görüşünü benimsemesi, devrimci aydınlar tarafından Marksizm’in temel ilkeleri arasında sayılan “Dünya Devrimi” fikriyle neredeyse taban tabana zıttı.

“Stalinizm” olarak adlandırılan uygulamalar, sadece Sovyet Birliği Komünist Partisi içinde değil, dünyadaki tüm sosyalist hareketler içinde de bir tartışma konusuydu. Zira, Stalin’in 1924 yılında ortaya attığı “Tek Ülkede Sosyalizm” kavramı, Marksist öğretinin ortaya koyduğu “Dünya Devrimi” ilkesiyle çelişiyordu.

Marks, kapitalizme karşı mücadelede işçi sınıfının dünya çapındaki örgütlenmesini bir zorunluluk olarak görürken; Stalin, sosyalizmin milyonlarca köylünün ortasında işçi sınıfının azınlıkta olduğu Rusya’da inşa edilebileceğini, bunun için diğer ülkelerdeki devrimlere gerek olmadığını savunmaya başladı.

Stalin’i böyle düşünmeye sevk eden Almanya’da yaşananlardı. Lenin’in “Uğruna Rusya’daki iktidarı feda ederiz’ dediği Alman devrimi 1919 ve 1923’te iki kez yenilmişti. Stalin ve temsilcisi olduğu Rus bürokrasisine göre, dünya devrimi dalgası Almanya’daki bu hüsranla bitmişti. Stalin’in politikalarıyla birlikte devrim artık tek bir ülkeye sıkışıp kalmıştı.

Pek çok Marksist’e göre Stalin’in bu saptaması tarihsel olarak bütünüyle yanlıştı. İki Alman devrimi yenilse de, Rusya’daki 1917 Ekim’inin başlattığı devrimci dalga 1936 yılına kadar sürdü. 1926’da İngiltere’yi sosyal devrimin eşiğine yaklaştıran genel grev, 1927’de Çin’de Sovyetlerin kurulması, 1936’da Fransa’da öne çıkan İşçi Hareketi; devrimci tepkinin sürdürdüğünün açık göstergeleriydi.

Marksizm’in savunucularına göre Stalin ve bürokrasisinin derdi ise başkaydı. Rusya’da işçi sınıfı devrimi yaptıktan sonra iç savaşta neredeyse yok olmuş, konseyler ve komiteler toplumsal temellerini yitirmiş, Bolşevik Partisi ile devlet iç içe geçmişti. İktidar artık işçilerde değil, Kızıl Ordu’nun ve gizli polis örgütünün gücünü elinde tutan parti yönetimindeydi.

Bürokratik egemen sınıfın amacı, Rusya’da ulus-devleti güçlendirmek ve ülkeyi batı emperyalizmi ile askeri düzeyde rekabet edebilecek bir hale getirmekti. Bu ise ancak Rus işçi sınıfının emek sömürüsüne maruz bırakılması ve toplumsal düzeni bozacak her girişimin şiddetle bastırılmasıyla mümkündü. Stalin’in tek ülkede sosyalizmin mümkün olduğu fikri sonuçta bürokratik devlet kapitalizminin inşasını meşrulaştırdı. Marksizm’in temeli olan enternasyonalizm tamamen reddedildi.

KRUŞÇEV’DEN STALİN ELEŞTİRİSİ

Stalin döneminde yaşananlar, sadece Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra değil, ölümünden hemen sonra da büyük tartışmaya yol açtı. Sovyetlerin Stalin’den sonraki lideri Nikita Kruşçev, Komünist Parti’nin 1956’daki 20. Kongresi’nde yaptığı konuşmayla Stalin dönemi uygulamlarını ağır sözlerle eleştirmiş hatta Stalin’in bir devrimci olmadığını bile söylemişti.

Stalin’in ölümünün ardından Komünist Parti’de yaşanan yönetim değişikliği, Sovyetler Birliği için yeni bir dönemin de başlangıcıydı. Genel sekreterliğe getirilen Nikita Kruşçev, Stalin dönemi uygulamalarından hızla vazgeçti. Kruşçev’in özellikle 1956 Şubat’ındaki 20. kongrede yaptığı ve “Gizli Söylev” olarak bilinen konuşma Stalin dönemine yönelik sert eleştirlerle dolu.

Nikita Kruşçev 50 yıl gizli kalan konuşmasında ”Tek Adam” sisteminin sonuçları hakkında delegelere bilgi veriyor ve “Stalin’in ölümünden sonra biz on binlerce insanı cezaevlerinden çıkardık. Dostlarımızı kurtardık. Bu insanlar, on yıllar boyunca kendilerini Komünist Parti’ye adadı, savaşlara katıldı” diyor.

Stalin dönemini ”facia” olarak nitelendiren Kruşçev, sözlerine şöyle devam ediyor: ”Bu facianın suçlusu elbette Stalin’dir. Biz yoldaş Lenin’in ölümünden az önce yazdığı yazıları yayımlamak istiyoruz. Bu yazılarda yoldaş Lenin de, Stalin’in görevini suiistimal edebileceği uyarısında bulunarak, Stalin’in çok kaba biri olduğunu ve yoldaşlarla çalışamayacağını vurgulamıştı.”

Stalin’in döneminde işlenen suçları açıklayan Kruşçev, özellikle birçok parti yöneticisinin Stalin tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden öldürülmesini kınayarak, ”Stalin olmasaydı İkinci Dünya Savaşı da olmazdı” görüşünü savunuyor. Stalin, ayrıca Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Kafkasya halklarının sürgününden sorumlu, ”başarısız ve kararsız” bir kişi olarak da suçlanıyor.

Josef Stalin’in kendini herkesten üstün gören, başkalarıyla fikirlerini paylaşmayan bir diktatör olduğunu savunan Kruşçev, milyonlarca insanın Sibirya’daki çalışma kamplarına gönderilmesine de özel bir yer ayırıyor. Konuşmada; kendilerini Komünist Parti’ye adayan insanların bir anda ”vatan haini” suçlamasıyla idam edilmesi kınanırken, çalışma kamplarına gönderilenlerin büyük bölümünün suçsuz olduğunun altı çiziliyor:

“Stalin, Lenin’in tüm etik yöntemlerini kenara atarak, kitlesel sürgün ve terör yolunu seçmişti. Tüm manevi değerlerin ve Sovyet yasalarının sınırlarını aşmıştı. Binlerce insanın kitlesel hapsi, diğer insanlarda korku oluşturmuş ve onların partiye olan tüm güvenini sarsmıştı.”

Kruşçev’in hazırladığı raporun sonunda Stalin’in bir devrimci olmadığı da savunularak, ”Her zaman takip edilme ve casus korkusuyla yaşayan biriydi” ifadesine de yer veriliyor.

KIRIM SÜRGÜNÜN SORUMLUSU STALİN

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Kafkasya’da Müslüman halklar Stalin’in emriyle sürgün acısını yaşadı. Aynı kaderi Kırım Türkleri de paylaştı. Sürgün yıllarında nüfuslarının neredeyse yarısını kaybeden Kırım Türkleri, vatanlarına dönebilmek için 1988 yılını beklemek zorundaydı.

Sovyetler Birliği döneminde Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet olan Kırım’da 1939 yılı verilerine göre 218 bin Kırım Türk’ü yaşıyordu…

Kırım Türkler’i İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanlarla işbirliği yapmakla suçlandı. Kuzey Kafkasya’daki tüm Müslüman halklar için sürgün fikrini gündeme getiren Sovyet İçişleri Halk Komiseri Beriya, Kırım Türkleri için de aynı sonu düşünmüştü. 1944’ün Nisan ayında Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin Sovyet karşıtı unsurlardan temizlenmesi gerektiğini belirten bir talimatname yayınlandı. Devlet Güvenlik Komitesi’nin bizzat Stalin tarafından imzalanan 11 Mayıs 1944 tarihli ve çok gizi ibareli kararı, Kırım Türkleri için acı dolu yılların habercisiydi.

18 Mayıs gecesi binlerce Kırım Türk’ü zorla evlerinden çıkarıldı, yanlarına eşya almalarına müsade edilmedi. Zorla bindirildikleri vagonlarda günlerce aç ve susuz yol gittiler. Stalin döneminde aynı kaderi paylaşan diğer Müslüman halklar gibi nüfuslarının yarısından fazlasını bu uzun yolculukta ve gittikleri çalışma kamplarında yitirdiler. Özerk Cumhuriyet statüsü 1945 yılında iptal edilen Kırım, 1954 yılında ise Ukrayna yönetimine bırakıldı.

Stalin’in ölümünün ardından yönetime gelen Kruşçev, sürgün edilen Müslüman halkların geri dönüş yolunu açtı ama Kırım Türkleri bu halklara dâhil edilmedi. 1967 yılında sadece itibarları iade edildi. Kırım Türkleri vatanlarına dönüş için 1988 yılını beklemek zorundaydı. 1988 yılında Kızıl Meydan’daki kitlesel gösterilerin ardından çıkan izinle birlikte Özbekistan’dan Kırım’a doğru dönüşler başladı. Geri dönenlerin sayısı 1991 yılında 200 bine yaklaşmıştı.

Ancak aradan geçen süre içinde Kırım’da Rus nüfusun sayısı artmış, geri dönen Kırım Türkleri kendi vatanlarında azınlık durumuna düşmüştü. Nitekim Ukrayna’da yaşanan krizle birlikte bu yılın Mart ayında düzenlenen ve meşruiyeti tartışılan bir referandumla Kırım Rusya tarafından ilhak edildi. Bugün sayıları 300 bine yaklaşan Kırım Türkleri; büyük güçler arasında çetin bir rekabetin yaşandığı bu stratejik bölgede var olma mücadelesini sürdürüyor.

AHISKA TÜRKLERİ DE SÜRGÜN EDİLDİ

Kırım Türkleri gibi Ahıska Türkleri de sürgün acısını tattı. Ancak onlar Kırım Türkleri kadar şanslı değildi. Zira Ahıska Türkleri’nin 1944 yılında başlayan vatan hasreti halen son bulmuş değil. Ahıska bugünkü Gürcistan topraklarının güney batısında, Türkiye sınırının hemen yanı başında kalan küçük bir bölge.

Bölge küçük ama bölgenin gerçek sahibi olan Ahıska Türklerinin yaşadığı acılar çok büyük. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Nazilerle işbirliği yapmakla suçlanan Müslümanlar Orta Asya’ya sürülmüştü. Sürgün acısını yaşayan halklardan biri de Ahıska Türkleriydi. Sürgün kararının altında bizzat dönemin Sovyet lideri Stalin’in imzası vardı. Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin devlet sınırını korumak üzere sınır şehri Ahıska’da yaşayan 86 bin Türk ve Müslüman’ın Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a tahliye edilmesine karar verilmiştir.

Ahıska Türkleri bu kararın ardından birkaç gün içinde bölgeyi terk etmeye zorlandı. Yanlarına hiçbir şey almalarına izin verilmedi. Sahip oldukları ne varsa geride bırakarak sürgün trenlerine bindirildiler. Günlerce süren yolculuk sırasında binlerce Ahıska Türkü açlık ve hastalık yüzünden yaşamını yitirdi. Çalışma kamplarında kadın, yaşlı ve çocuk ayrımı yapılmadan en ağır işlere sürüldüler ve daha sürgünün ilk yılında nüfuslarının yarısını kaybettiler.

Sovyetler Birliği dağıldığında sürgünün arkasında yatan gerçekler de ortaya çıktı. Ahıska Türklerinin sürgünü Sovyet arşivlerinde “Karadeniz çevresinin Türklerden temizlenmesi” ifadeleriyle yer aldı. Zira Ahıskalılar, Sovyetler Birliği içinde yaşayan halklar arasında kimliğinde “Türk” ifadesi yer alan tek topluluktu.

Ancak Sovyetler’in dağılmasından sonra da Ahıska Türkleri’nin Gürcistan’daki topraklarına dönüşü sıcak karşılanmadı. Gürcistan 1999 yılında Avrupa Konseyi’ne üye olurken Ahıska Türklerinin geri dönüşü için birtakım taahhütlerde bulunmuştu. Geri dönüşün 12 yıl içinde tamamlanması konusunda mutabakata varılmıştı ancak aradan geçen zaman zarfında somut adımlar bir türlü atılamadı. Bugün 300 binden fazla Ahıska Türkü 9 ayrı ülkede 4 bin 200 farklı yerleşim birimine dağılmış durumda.

ÇEÇEN VE İNGUŞ SÜRGÜNÜ

Stalin döneminde sürgün acısını yaşayan halklardan biri de Çeçen ve İnguşlardı. Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Çeçen ve İnguşlar Orta Asya’ya sürüldü. Bu halkların geri dönüşüne Stalin’in ölümünden sonra izin verildi. İkinci Dünya Savaşı’nın seyri Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla değişti.

Değişen sadece savaşın değil Kafkas halklarının da kaderiydi. Almanların amacı, o dönem Sovyetler Birliği’nin Azerbaycan’dan sonraki en zengin petrol rezervlerine sahip olan Çeçenistan’ı ele geçirmekti. Alman birlikleri, 1942 sonbaharında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nin bazı bölgelerini işgal etmelerine rağmen Grozni’ye girmeyi başaramadı ve Stalingrad yenilgisinden sonra Kuzey Kafkasya’dan çekildi.

Ancak, Almanların Kafkasya’dan çekilmesinin hemen ardından devlet kurumlarında hızlı bir tasfiye hareketi başladı. Sovyet yönetimi, Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişinden başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Kalmıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Ahıska Türkleri, Kırım Tatarları ve Volga Almanlarını sorumlu tuttu. İhanetle itham edilen halklar bir bir öz yurtlarından sürüldü.

Çeçen ve İnguş halklarının sürgüne gönderilmesi kararı 7 Mart 1944’te alındı ve Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti’nin feshedildiği, Grozni Oblastı’nın kurulduğu açıklandı. Kararın gerekçesi ise şu şekilde ifade edildi:

“Büyük Anavatan Savaşı’nda, özellikle Nazi Almanyası’nın Kafkasya operasyonları sırasında Çeçen ve İnguşların çoğunluğu anavatana ihanet ederek faşist işgalcilerin tarafına geçmiştir. Bundan dolayı yüksek şura kurulu, Çeçen ve İnguşları Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin diğer bölgelerine göndermeye karar vermiştir.”

Kararın ardından, 23 Şubat 1944’te, Kızıl Ordu birlikleri Çeçen ve İnguşların yaşadıkları bölgeleri kontrol altına aldı. Kararın uygulanmaya başlandığı gün meydana gelenler bu halkları nelerin beklediğinin de habercisiydi. Daha sonra Avrupa’ya kaçarak İngiltere’ye sığınan Albay Tokayev o gün yaşanları şu sözlerle anlatıyor:

“Bir albay kürsüye gelerek şöyle dedi: ‘Gösteri alanı Kızıl Ordu birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır.’ Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs etti ise de makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü.”

Her aileye 20 kilo bagaj için izin verildi ve arkalarında kalan topraklarına Sovyet yönetimi tarafından el kondu. Stalin’in verdiği emir gereğince 500 bin ila 700 bin Çeçen-İnguş, yük trenlerine bindirilerek başta Sibirya ve Kazakistan olmak üzere Orta Asya’ya sürüldü. Yalnızca 2 bin kişi dağlara kaçabildi.

Birkaç gün su ve yiyecek verilmeden hayvan vagonlarında yapılan yolculuk sırasında halkın yüzde 20’si hava koşulları ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Baskılar sürgün yıllarında da sürdü. Çeçen ve İnguşların bulundukları yerlerden üç kilometre uzaklaşmaları dahi yasaktı. 23 Şubat 1944’te başlayan ve üç günde tamamlanan sürgün Çeçen-İnguş halkının maruz kaldığı en büyük felaketlerden biri olarak tarihe geçti.

BALTIK ÜLKELERİ DE ZULME UĞRADI

Sibirya sürgünlerini yaşayan sadece Türk ve Müslüman halklar da değildi. Baltık halkları da benzer uygulamalara maruz kaldı. Sovyetler birliği dağıldığında Orta Asya ve Kafkasya ülkelerinde önemli sayıda Baltık kökenli nüfus yaşıyordu. Ne ilginçtir ki; Sovyetler Birliği’ni parçalanmaya götüren olaylar, topraklarını işgal altında gören Baltık ülkelerinde başladı.

Stalinli yıllar baltık ülkeleri açısından da acılarla dolu bir dönemi simgeliyor. Baltık denizi kıyısında bulunan; Letonya, Litvanya ve Estonya çarlık rejiminin son bulmasından İkinci Dünya Savaşı’nın başlarına kadar bağımsız birer cumhuriyetti. Ancak Stalin, olası bir Alman saldırısına karşı Batı’da “tampon devletler” oluşturmak üzere bu ülkelerin işgal edilmesine karar verdi.

Savaş bittiğinde Baltık ülkeleri artık birer Sovyet Cumhuriyeti’ydi. Bu zorunlu evliliğe karşı çıkan binlerce kişi; birlik içindeki başka cumhuriyetlere sürüldü. Rus nüfusun bölgeye yerleştirilmesiyle birlikte Baltık ülkelerindeki demografik yapı da değiştirildi. Kafkasya’dan Orta Asya’ya kadar pek çok ülkeye yerleştirilen Baltık kökenli halklar geri dönüş için Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını beklemek zorundaydı.

Sovyetler Birliği’nin sonunu getiren olaylar da, ironik bir şekilde baltık ülkelerinde başladı. 1989 yılına gelindiğinde Gorbaçov’un açıklık ve şeffaflık politikaları ön plandaydı ve muhaliflerin sesi ilk kez bu kadar gür çıkıyordu. 1989 Ağustos’unda Litvanya, Estonya ve Letonya dünya tarihinin en büyük protesto gösterilerinden birine sahne oldu. İki milyon kişi el ele tutuşarak 700 kilometre uzunluğunda bir insan zinciri oluşturdu. Özgürlük şarkıları söyleyen göstericiler Sovyet rejimine karşı duyulan büyük öfkeyi de dile getiriyordu.

Gösterilerin etkisi kendini kısa sürede gösterdi. 11 Mart 1990’da Litvanya parlamentosu bağımsızlık kararı aldı. Ancak Kremlin’den bu karara sert bir tepki geldi. Karar Sovyet anayasına aykırı bulundu. Dönemin Sovyet Lideri Gorbaçov’un “Hiçbir yere gitmeyeceksiniz!” şeklindeki sözleri ise bardağı taşıran son damla oldu.

1991’in Ocak ayında halk yeniden meydanlara indi. ancak sovyet askeri kamu binalarını ve parlamentoyu kuşattı. Sivillerle askerler arasında yaşanan olaylarda 15 kişi hayatını kaybetti. Ancak Sovyet askerleri parlamento binasına girmeyi başaramadı. Dünya yaşanan ölümlere ve müdahale girişimine tepki gösterince Sovyetler Birliği bağımsız Litvanya’yı kabul etmek zorunda kaldı.

Litvanya’nın bağımsızlığını diğer Baltık cumhuriyetleri Estonya ve Letonya izledi. Baltık ülkelerinin birlikten ayrılmasının ardından Sovyetler Birliği de hızla parçalandı ve tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı. Baltık ülkeleri Sovyetler Birliği’nden ayrıldan sonra köklü bir değişim yaşadı. Her üç ülke de bugün NATO ve Avrupa Birliği Üyesi.

ACI HATIRALAR YAŞATILIYOR

Sovyet dönemi, Baltık ülkelerinin tarihinde hoş olmayan izler bıraktı. Bu ülkeler yaşanan acı hatıraları genç nesillere aktarmaya devam ediyor. Letonya’da müzeye dönüştürülen eski Karosta Hapishanesi’ndeki uygulamalar da bu yöndeki çalışmalardan biri.

Bir zamanlar özgür olmak isteyen mahkûmları ağırlıyordu, şimdi mahkûm olmak isteyen özgürleri.

Letonya’nın Liepaja kentindeki eski Karosta Hapishanesi artık bir müze. Eski hapishane yeni müze, ziyaretçilerine eşi görülmemiş bir deneyim yaşatıyor. Onları kısa süreliğine de olsa mahkum ediyor. Amaç Stalin döneminde yaşanan acı tecrübeleri genç nesillere aktarmak.

Ziyaretçiler önce asık suratlı, kaba gardiyanlar tarafından içeri alınıyor. Eller arkadan bağlı, tek sıra halinde koşarak. Avludan içeri geçiş ise ayrı bir macera. 100 yıllık hücrelere konulan ziyaretçiler mahkûmluğun ne demek olduğunu anlıyor. Artık bir müze olan hapishanede ziyaretçiler tek tek doktor kontrolünden geçiyor, fotoğrafları çekiliyor. Ziyaretçiler kim olursa olsun gardiyanların acıması yok. Sorulan her soruya net cevaplar verme zorunluluğu var. Ziyaretin sonunda ise sıra sorguya geliyor. Sorgulanan, ne işlenen ne de işlenebilecek suçlar. Ziyaretçilerin cevaplamak zorunda olduğu sorular, bu deneyimden öğrendikleri bilgiler ve tarih.

STALİN DÖNEMİNDE TARIM ÜRETİMİ DE AZALDI

Stalin dönemindeki zorunlu kolektifleştirme tarımda üretimin azalmasına yol açtı. Bu nedenle yaşanan kıtlık Ukrayna’da milyonlarca kişinin ölümüne yol açtı. Ukrayna halkı yaşananları bugün bir soykırım olarak nitelendiriyor. Josef Stalin ise “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekle” suçlanıyor.

Holodomor, Ukrayna dilinde “açlıkla öldürmek” anlamına geliyor. Bu kavram; 1923-1933 yılları arasında Ukrayna’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan açlık dönemini anlatmak için kullanılıyor. O yıllarda, kooperatif tarım uygulamalarını kabul etmeyen Ukrayna köylüsü zorlamalar karşısında tarımdan vazgeçerek, üretimi durdurdu.

Ancak bunun yaratacağı sonuçları umursamayan Stalin yönetimi 1932’de 1 milyon 700 bin, 1933’te ise 1 milyon 800 bin ton tahıl ihraç etti. Kıtlık haberleri de sansürlenerek dünyadan gizlendi. Bir anlamda yaşanan büyük felakete göz yumuldu. Ukrayna adaleti yıllar sonra görülen davada, eski Sovyet Lideri Stalin’i bu büyük dramın sorumlusu ilan etti. Kiev İstinaf Mahkemesi, 2010 yılı başında karara bağladığı davada, Josef Stalin’i “halkın hayat koşullarını yapay olarak kötüleştirerek soykırımı organize etmekten” suçlu buldu.

Mahkeme sürecinde yapılan araştırmaya göre; holodomor olarak adlandırılan felakette yaşamını yitirenlerin sayısı 3 milyon 900 bin olarak açıklandı. Ancak pek çok araştırmcı o dönemde Ukrayna ve Rusya’da açlık nedeniyle ölenlerin toplam sayısının 10 milyona yakın olduğunu savunuyor. Stalin’in Ukrayna mahkemesi tarafından soykırımından suçlu bulunması ülkede yeni tartışmaları da beraberinde getirdi.

Karar Ukrayna milliyetçilerini memnun ederken, Komünist Parti mahkeme kararına tepki gösterdi. 2010’un Mayıs ayında Zaporojye kentindeki Ukrayna Komünist Partisi bölge teşkilatı binası önüne Stalin’in iki buçuk metrelik bir heykeli dikildi. Heykelin dikilmesiyle birlikte Ukrayna’daki Stalin tartışmaları da alevlendi ve tartışmalı heykel, aynı yılın sonunda bombalı bir saldırının hedefi oldu.

Başkent Kiev’in 750 kilometre güneydoğusunda bulunan kentte meydana gelen patlama sonucunda Stalin heykeli tamamen yıkıldı. Saldırıyı Ukrayna milliyetçilerinin kurduğu “üçdiş” adlı organizasyon üstlendi. Rusya, Ukrayna’nın holdomorun bir soykırım olarak tanınmasına taleplerine karşı çıkıyor. Ancak Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve 20’den fazla ülke yaşananları soykırım olarak kabul ediyor.

ORTA ASYA’YA BASKI REJİMİ

Stalin döneminde Orta Asya’daki toplumsal yapıyı değiştirmek için, bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da büyük bir baskı rejimi inşa edildi. Hedefte Orta Asya Türklerinin milli kültürleri ve İslam inancı vardı. Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından Moskova yönetiminin en önemli hedeflerinden biri de toplumsal yapının değiştirilmesi oldu.

Bolşevik Devrimi’nin ardından, uçsuz bucaksız topraklara sahip bu devasa ülkede yaşayan her birey için yeni bir vatandaşlık tanımı yapıldı. Ülkede yaşayanların her biri birer “sovyet insanına” dönüştürülmeliydi. Rus yazar Aleksander Zinovyev, Sovyet insanını “sosyalizmi savunan ve komünizm ideali doğrultusunda topluma katkı sağlayan” bireyler olarak tanımlıyordu.

Stalin döneminde bu hedefin önündeki en büyük engel milli kültürler ve inanç sistemleri olarak görüldü. Stalin yönetimi, bu engeli ortadan kaldırmak üzere ülkenin dört bir yanında yerel kültürleri hedef alan katı politikalar uygulamaya başladı. Orta Asya’da yaşayan Müslüman Türkler de bu baskılardan nasibini aldı. Tarım alanlarının zorla kolektifleştirilmesi ile Orta Asya’daki geleneksel yapı ağrı bir yara aldı.

Sadece Kazakistan’da 36 milyon besi hayvanı telef oldu. Bunun sonucunda yaşanan açlık, iki milyona yakın insanın ölümüne yol açtı. Stalin döneminde kolektifleştirmeye karşı çıkan binlerce kazak kurşuna dizildi. Kazak tarihçi, Manaş Kozıbayev, o dönemde yaşananları kazak tarihinin en büyük felaketi olarak nitelendiriyor.

Orta Asya’da yaşananlar sadece geleneksel tarım toplumuna yönelik baskılar ve dayatmalar değildi. İslam inancı, “Sovyet İnsanı” hedefinin önünde büyük bir engel olarak görüldü. Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da yüzlerce caminin kapısına kilit vuruldu. Çoğu cami, depo olarak kullanılmaya başlandı. Stalin yönetimi, milli kültürle ilgili her şeyi hedef alıyordu. Türk kültürünün önemli bir parçası olan atlar bile rejimin geleceğine yönelik tehdit olarak görüldü.

“Ahalteke” olarak bilinen dünyaca ünlü Türkmen atları Stalin’in emriyle itlaf oldu. Stalin yönetimi, sadece Türkmenistan’da değil Kazakistan’da da aynı yönetimi izledi. Kazak tarihçi Ahmet Toktabay’a göre 1928 yılında 4 buçuk milyon atın dolaştığı Kazak bozkırlarında 1933 yılına gelindiğinde sadece 200 bin at kalmıştı.

GİZLİ KATLİAMLARI ORTAYA ÇIKTI

Stalin’in korku imparatorluğu sadece Komünist Parti’nin önde gelen isimlerini hedef almadı. Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki pek çok partili de “milliyetçilik” ve “karşı devrimcilik”le suçlanarak kurşuna dizildi. Bazı gerçeklerse ancak Sovyetler Birliği dağılınca ortaya çıkarılabildi. Tıpkı Kırgızistan’daki Ata Beyit şehitleri gibi.

Stalin döneminde hemen hemen her Sovyet Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kırgızistan’da da aydınları hedef alan sistematik bir “yok etme” kampanyası uygulandı. O yıllarda dünyadan gizlenen gerçekler, ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkarılabildi. Tanıkların ifadelerinden yola çıkan dönemin Kırgız hükümeti, 1993 yılında başkent Bişkek yakınlarındaki Aladağlar’da bulunan tuğla ocağında bir kazı çalışması başlattı…

Çalışma sonucu kurşuna dizilerek öldürülen 138 kişinin kemiklerine ve yüzlerce boş kovana ulaşıldı. Yapılan DNA testlerinin ardından; kemiklerin dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un babası da dâhil olmak üzere, dönemin önemli siyasilerine ve bilim adamlarına ait olduğu anlaşıldı.

KGB arşivlerinde yapılan araştırmalar, öldürülenlerin rejime muhalefet, ajanlık ve turancılık gibi suçlamalarla kurşuna dizildiğini gösteriyor. Ancak dosyalarda somut deliller yer almıyor. Kurbanların çoğunun Komünist Parti ya da Kırgızistan Yüksek Sovyeti’nde görev yapmış isimler olduğuna dikkati çeken uzmanlara göre milliyetçilikle itham edilen bu isimlerin asıl suçları Stalin rejimine yönelik eleştirileri.

Aladağlar’da katledilenlerin anısına bir anıtın da dikildiği toplu mezar; bugün “Ata-Beyit”, yani “baba-mezarı” olarak biliniyor. Ölenlerse “ata-beyit” şehitleri olarak anılıyor. Cengiz Aytmatov’un cenazesi de, vasiyeti üzerine babasının da yattığı Ata-Beyit anıtının yakınlarına defnedilmişti. Ata-Beyit’te 7-8 Nisan 2010’da Kırgızistan’da yaşanan halk ayaklanması sırasında hayatını kaybedenlerin anısına dikilen bir anıt da bulunuyor.

AYDINLAR HEDEF ALINDI

Kırgızistan gibi Azerbaycan’da da benzer acılar yaşandı, aydınlar hedef alındı. 1930’lu yıllardan Stalin’ın ölümüne kadar olan sürede on binlerce insan ya tutuklandı ya da öldürüldü. Stalin döneminde muhaliflere yönelik “temizlik” kampanyasından nasibini alan Sovyet Cumhuriyetlerinden biri de Azerbaycan’dı.

Azerbaycan’ın Sovyetleşmesinde önemli rol oynamış aydınlar ve siyasiler bile sonradan gerçek olmadığı ortaya çıkan suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Suçlamaların temelini, “milliyetçilik” ve “Anti-Sovyet propaganda” oluşturuyordu. Hedefte özellikle Türk dünyasına ilgi duyan ve Türkiye konusunda Stalin’den farklı düşünen isimler vardı.

Öyle ki, 1926’da Bakü’de toplanan Türkoloji Kongresi’ne katılan isimlerin çoğu sonraki yıllarda “karşı devrimcilikle” suçlanmıştı. Sovyet işgalinden önce kurulan bağımsız Azerbaycan’ın ilk Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, Stalin döneminde ülkede yaşanan siyasi temizliği şu sözlerle tanımlıyor:

“1937 yılında bütün Sovyetlerde olduğu gibi Azerbaycan’da da şiddetli bir temizlik başlatıldı. Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinde önemli rolleri olan yerel komünistlerin bile boğazlandığı bu kanlı yıllarda birçok kişiye tahammül edilememiştir. Azerbaycan’da Türk terminolojisi tamamen men edildi.”

KGB arşivlerine göre sadece 1937 yılında Azerbaycan’da 12 bin kişi tutuklandı. Resmi olmayan rakamlara göre ise 1930’lu yıllardan Stalin’in ölümüne kadar Azerbaycan’da 70 bin kişi hayatını kaybetti.

MUHALİFLERİNİ İDAM ETTİ

Stalin’in iktidar yıllarında parti içindeki muhaliflere yönelik de katı bir tutum sergiledi. Komünist parti içindeki pek çok muhalif idam edilerek ya da sürgüne gönderilerek devre dışı bırakıldı. Devre dışı kalanlar arasında en önemli isim belki de Kızıl Ordu’nun kurucusu olan Troçki’ydi.

Lev Davidoviç Troçki, 1917’de Bolşevik devrimin önderlerindendi. Sovyetler Birliğinin kurulmasında, devrim sonrası iç isyanların bastırılmasında birinci derecede rol oynamış, Kızıl Ordu’yu kurmuştu. Troçki, Lenin’in ardından Sovyetlerin ikinci adamıydı. Ama Lenin 1924 yılında ölünce karşısında parti içinde tüm yetkileri elinde toplamaya başlayan Stalin’i buldu.

Stalin’e karşı verdiği mücadelede başarılı olamadı. Önce savaştan sorumlu halk komiserliği görevinden alındı. Daha sonra siyasi büro ve ardından Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu Merkez Komitesi’nde çıkarıldı. 1927’de ise parti üyeliğinden de atıldı ve Kazakistan’a Almatı yakınlarındaki Semyanov bölgesine sürgüne gönderildi. 18 Ocak 1929’da ise karşı devrimcilik ve yasa dışı Sovyet Partisi kurmak suçlamasıyla yargılanan Troçki’nin Sovyetler Birliği’nden sınır dışı edilmesine karar verildi.

Troçki’nin yeni adresi Türkiye’ydi. İstanbul’a gelir gelmez eşi ve korumasıyla birlikte Büyükada’ya yerleşti. Sürekli Devrim, Stalin Grubunun Hatası, Rus Devrimi Tarihi, Çin Devriminin Sorunları, Hayatım gibi kitapları kaleme aldı. 20 şubat 1932’de Stalin tarafından Sovyet vatandaşlığından atıldığı haberini de İstanbul’da aldı.

Hayatı her geçen gün daha zorlaşıyordu. Ocak 1933’te kızı Zına, Naziler’in baskısı altında Berlin’de intihar etmeye zorlanmış, bu olay onun ruh dünyasını sarsmıştı. Daha sonra oğlu Lev Sedov da öldürüldü. O tarihlerde Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında iyi ilişkiler kurulması Troçki’nin türkiye’de kalmasını zorlaştırmıştı. Troçki, bu gelişmeler üzerine 17 Temmuz 1933’te İstanbul’dan ayrılarak Fransa’ya gitti ama orada da ancak 2 yıl kalabildi ve sınırdışı edildi. Ardından gittiği Norveç’ten de 2 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldı.

9 Ocak 1937’de Meksika’ya yerleşen Troçki, dördüncü enternasyonali oluşturma çalışmasına girdi. 1940 yılında röportaj yapmak bahanesiyle gazeteci kılığında, evine gelen Ramón Mercader adında bir İspanyolun saldırısına uğradı. Başına kazmayla vurulan Troçki ertesi gün öldü.

STALİN’İN BİR DİĞER KURBANI GALİYEV

Bolşevik Devrimi’nin dört önemli ismi; Stalin, Lenin, Troçki ve Galiyev. Stalin’in yoldaş korkusu Troçki gibi Galiyev’le ilişkilerinde de kendini gösterdi. Türkleri ve Müslümanları Sovyetler Birliği’ne karşı örgütlemekle suçlanan Sultan Galiyev, Stalin’in emriyle hapishanede vurularak öldürüldü.

Mirseyit Sultan Galiyev, Lenin, Stalin ve Troçki ile birlikte Ekim Devrimi’nin öne çıkan dört isminden biriydi. Eğitimini Kazan’da alan, sonraki yıllarda Ufa ve Bakü’de çalışan Komünist Parti Hiyerarşisi içinde en yüksek dereceli Müslüman’dı. Devrimin ardından Türk ve Müslüman halkların Sovyetler Birliği’ne katılmasında önemli rol oynadı. Doğu halklarının devrimiyle ilgili görüşleri Lenin tarafından dikkate alınıyordu. Ancak Lenin’in ölümü ve Stalin’in göreve gelmesiyle beraber bu görüşlere şüpheyle yaklaşılır oldu. Zira Stalin, Sultan Galiyev’i Sovyetler Birliği için bir tehlike olarak görüyordu. Stalin’e göre Galiyev, Orta Asya’da bulunan Türkleri örgütleyebilir ve Sovyetler Birliği’nden koparabilirdi.

Üzerindeki baskı arttıkça Galiyev de devrime olan inancını yitirmişti. Uğruna savaştığı Bolşevik Devrimi’nin Türk halkları için beklenen sonuçları doğurmadığını düşünüyordu. Kaldı ki, Türk ve Müslüman nüfusun yaşadığı bölgelerde yönetim yerel kadrolara değil Moskova’dan atanan isimlere veriliyordu. Milliyetçilik ve karşı devrimcilikle suçlanarak hapse mahkûm edildi. 28 Ocak 1940 tarihinde Stalin’in emriyle Lefortovo Hapishanesi’nde vurularak öldürüldü. Sovyet Yüksek Mahkemesi; 30 Nisan 1990’da aldığı kararla KGB’nin o yıllarda hazırladığı belgelerin düzmece olduğuna ve Galiyev’in aklanmasına karar verdi.

GULAG KAMPLARI ÖLÜMLERE SAHNE OLDU

Stalin dönemin en acı sahneleri belki de çalışma kamplarında yaşandı. Gulag adı verilen kamplara gönderilen 20 milyon tutukludan 12 milyonu hayatını kaybetti. Pek çok araştırmacı Gulag’lar için “Yeryüzündeki Cehennem” tabirini kullanıyor. Stalin dönemiyle birlikte Sovyetler Birliği’nde yürürlüğe giren uygulamalardan biri de Gulag’lardı. Yani Türkçesi’yle çalışma kampları yönetimi baş idaresi…

25 Nisan 1930 tarihinde kurulan bu yargı ve infaz sistemiyle muhalif kişilerin toplumdan soyutlanması hedefleniyordu. Tutukluların büyük bölümü Sovyet karşıtı propaganda ile suçlanıyor ve “halk düşmanı” olarak isimlendiriliyordu. Pek çoğu Sibirya’da yer alan bu kamplara gönderilenlerin yüzde 80’i daha ilk aylarda yaşamını yitiriyordu. Bunun başlıca nedeni ise yetersiz beslenme ve ağır çalışma koşullarıydı.

Kamplarda kerestecilik ve madencilik en yaygın faaliyetlerdi. Gulag madeninde çalışmaya zorlanan bir kişinin günlük üretim kotası zaman zaman 13 tona kadar çıkabiliyordu. Buna karşın mahkûmlara verilense; sadece 300 gram kara çavdar ekmeği, 27 gram et, 170 gram patatesti. Üstelik dondurucu soğuğa rağmen gerekli kıyafet verilmiyor, tıbbi yardım almalarına müsaade edilmiyordu.

Bir çalışma kampında veya hapishanede tutulanlar için, mahkûmiyet sonrası iş seçenekleri de fazla değildi. Daha önce mahkûm olmak, yeniden yargılanma olasılığını içinde barındırıyordu. Gizli polis teşkilatı açısından siyasi tutuklular, tahliye olduktan sonra izlenmesi gereken “baş belaları”ydı.

Kamplardan tahliye edilenlerin çoğuna büyük şehirlere yerleşmek de yasaklanmıştı. Hayatlarını çalışma kampında geçirenler, eski mesleki becerilerini ve çevrelerini kaybetmiş olarak tahliye oluyordu. 1930-1953 yılları arasında yirmi milyon insanın kapatıldığı ve bunların on iki milyonunun yaşamını yitirdiği Gulag’lar, yeryüzünde insan eliyle yaratılan “cehennem” olarak da adlandırılıyor.

Muhalif yazar Aleksander Soljenitsin’in başından geçenleri anlattığı “Gulag Takımadaları” adlı roman kamplardaki pek çok insanlık dışı muameleyi gözler önüne sermiş ve dünya çapında geniş yankı uyandırmıştı. Kamplarda yaşananlar filmlere de konu oldu. Çalışma kamplarını anlatan son film 2010 yılında çekilen “Özgürlük Yolu”ydu. Peter Weir’in yönettiği film dondurucu soğuğa rağmen kamplardan kaçarak kurtulmaya çalışan bir grup mahkûmun öyküsünü anlatıyor.

RUSLAR STALİN’İ SEVGİYLE ANIYOR

Komünist Parti’nin yayın organlarından Planeta Anti-Globe’un genel yayın yönetmenliğini yürüten Sergey Anatolyeviç Dondo ise, Stalin tartışmalarını farklı bir açıdan değerlendiriyor. Sovyet liderin, görev yaptığı dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunan komünist yazar, Rus halkının Stalin’i sevgi ve saygıyla hatırladığı inancında.

Komünist yazar Ruslar’ın Stalin hakkındaki hissiyatlarını şu şekilde anlattı: “Stalin döneminde var olduğu söylenen baskılara ihtiyaç vardı. Asıl Gorbaçov dönemindeki ülkeyi yıkıma götüren yanlışlara bakmak lazım. Otuzlu yıllarda da Gorbaçov tarzı yöneticiler vardı, gereken önlemler alınmamış olsaydı Perestroyka otuzlu yılların başında gerçekleşecekti. Hitler faşizmi sadece Rusya’ya değil, dünyaya egemen olacaktı. İşin bir diğer yönü; güvenlik güçlerinin ve bazı yetkililerin hataları oldu, Stalin hepsini kontrol edemedi. Masum insanlar bu süreçte büyük zarar gördü. Büyükbabam da bunlardan biridir. Liberallerin Stalin’i sürekli suçladığını görüyoruz, fakat bugünkü tabloya bakıldığında hapiste olanların, baskı altına alınanların sayısının Stalin döneminden geri kalmadığını görüyoruz.”

Sergey Anatolyeviç Dondo Kırım Tatarları’nın ve Çeçenlerin sürgün edilmesiyle alakalı ise şunları söyledi: “Kırım Tatarları’nın ve Çeçenlerin sürgüne yollandığını biliyoruz. Fakat eldeki veriler bu bölgelerde Almanlarla işbirliği yapıldığı yönünde. Birçok Sovyet askeri cephede değil, kışlada öldürüldü. Bunu engellemek için belki hapis değil ama farklı bir yöntem denendi. Bu grupların düşmana yardım etmesi önlendi. Tabii ki bir halkın tamamını suçlayamazsınız, fakat Çeçenler bu sürgünü anlatırken Stalin’in kimseyi öldürmediğinin altını çizer. Oysa Rusya Federasyonu kurulurken bir milyona yakın Çeçen öldü.”

Komünist yazar Dondo, Rus halkının Stalin’i sevgi ve saygıyla hatırladığını söylerken şu ifadeleri kullandı: “Stalin Rus halkının gönlündedir. Bu ülkeyi çok fakir ve zayıf bir durumda aldı, zirveye çıkararak bıraktı. Sadece nükleer alanda ya da askeri sahadaki başarı değil, köylülere verilen eğitim, sağlık sahasındaki çalışmalar ve endüstrinin ilerletilmesi de bu sürecin ürünüdür. Tabii ki bu zorlu dönemde haksız yere canı yananlar da oldu. Ama genel olarak halk, Stalin’in büyük bir devlet adamı olduğunda hemfikir, kendisi için değil halkı için çalıştığını düşünüyor.”

Sergey Anatolyeviç Dondo Batılı devletlerin Stalin’i suçlamalarının doğal bir durum olduğunu söylerken, sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Tabii ki batılı devletler için, ABD için Stalin büyük bir engeldi. Hala da öyle olduğunu düşünüyorum. O sıralarda iki farklı kutup vardı. Bir tarafta NATO, diğer tarafta Sovyetler. Oysa şimdi bu ortadan kalktı ve dünyanın halini görüyorsunuz. Batının çok arzuladığı Prestroyka aslında Stalin’den hemen sonra Kruşçev döneminde başladı. Ülke disiplinini kaybetti ve sallanmaya başladı. Orduya mahkûmlar alınmaya başlandı, Stalin’e ait ne varsa saldırıya maruz kaldı. Halk nezdinde Stalin’i itibarsızlaştırma kampanyası başlatılınca Komünist Parti de bundan büyük zarar gördü.

KONDRAŞOV, DONDO’YU TASDİK ETTİ

Sovyetler Birliği döneminde Doğal Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarlığı görevini yürüten Dmitry Kondraşov, Stalin’e dair tartışmaları değerlendirdi. Stalin’in Rus halkı nezdinde halen önemli bir lider olduğunu söyleyen Kondraşov, Stalin’in uyguladığı politikaların dönemin koşullarına göre değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor:

“Stalin’i eleştirmeden önce o sırada dünyanın nasıl bir halde olduğuna bakmalıyız. Emperyalist bir savaş içindeki dünya, bu savaştan büyük hasarla çıkan Avrupa. Tamamen dağılmış bir Almanya ve ekonomisi yerlebir olmuş Rusya. Bolşevik devrim, halk artık Çarlık idaresinde o kötü koşullarda yaşamak istemediği için gerçekleşti. Bu o kadar kolay olmadı tabii. İç savaşlar ve isyanlar senelerce sürdü. Bu koşullarda yönetimin sert tedbirler alması kaçınılmazdı. Siz Zinovyev’i hatırlattınız; ben bu isimlere Troçki’yi, Kirov’u, Kamenev’i ekleyebilirim. Stalin, kendisini devirmek isteyen bu üst düzey isimlere merhamet etse belki Sovyetler Birliği de dağılacaktı. Olağan bir dönem yaşamıyorduk.”

Kondraşov, Rusya’nın batı ile arasında oluşan büyük farkı Stalin’in uyguladığı politikalarla kapadığını vurgularken, şu sözleri sarfetti: “Gözden kaçan bir diğer nokta bu kadar büyük bir yıkımdan çıkmış ülkenin ayağa nasıl kalkacağıydı. Bazı batılı devletlerle aramızda yüzyıla yakın bir teknoloji farkı vardı. Hammaddenin işlenmesi çok güç gerçekleşiyordu. Stalin’in başlattığı endüstrileşme hamlesiyle bu yüzyıllık farkı on senede kapattık. Ama acı sonuçları da oldu. Bazı bölgeler mağdur edildi. Bu hamleye karşı çıkanlar da cezalandırıldı. Fakat bundan başka çıkar yolumuz yoktu. Savunma sanayi dediğimiz alan tamamen sıfırdan oluşturuldu ve biz bu alandaki gelişmemiz sayesinde Hitler faşizmini durdurabildik. Almanya işgal ettiği Fransa ve Belçika gibi ülkelerin de kaynaklarıyla karşı durulması imkansız bir güç haline gelmişti. Onu durdurabilen Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği oldu.”

Kondraşov, Stalin’in Rus halkı nezdinde sevilen ve saygı duyulan biri olduğunu şu şekilde ifade etti: “Stalin Rus halkının hala büyük değer verdiği bir isimdir. Tartışmalar ne yönde olursa olsun, Rus tarihinin önemli bir parçasıdır. Dünya için de değeri büyüktür. Çünkü Hitler faşimzine dur diyen insandır. Tabi Stalin’in Türki cumhuriyetlerde iyi anılmadığı gerçeğini inkar edemeyiz. Oysa cumhuriyetin kuruluşundan beri yardım ettiğimiz Türkiye ile ilişkilerin bozulması Stalin’in kabahati değil. O dönem Sovyetler Birliği’nde Türkiye’nin Almanya’ya yakın olduğu algısı vardı. Savaş şiddetlendikçe de bu algı büyüdü. Oysa Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler’i ilk tanıyanlardan biri Ankara hükümetiydi. Tabi savaştan sonra dünya iki bloğa ayrılınca bu mesafe büyüdü.”

STALİN KURBANLARI HER YIL ANILIYOR

Rusya merkezli insan hakları örgütü Memorial, Stalin Kurbanlarını Anma Günü dolayısıyla her yıl çeşitli etkinlikler düzenliyor. Örgütün Başkan Yardımcısı Yan Raçisnk Rusya’nın komünist dönemle henüz hesaplaşmadığını ve bugünün Rusyası’nın da Stalin döneminden farksız olduğunu savunuyor. Stalin döneminde öldürülen muhalifler için anma törenleri organize eden isimlerden biri olan İnsan hakları örgütü Memorial’in Başkan Yardımcısı Yan Raçinskiy, faaliyetleri hakkında şöyle konuştu:

“Burada yanlış ithamlarla canlarına kıyılan on binlerce insan için toplanıyoruz. Yıllarca komünist rejim bize bu kurbanların adını hatırlamayı bile yasakladı. Hedefimiz buradaki kalabalığı büyüterek bu isimlerin gelecekte de hatırlanmasını sağlamak. Hemen her Rus ailesinde politik nedenlerden ötürü hayatı yıkılan en az bir insan var. Bir milyon kişi anında infaz edildi. Dört buçuk milyon insan hapishanelerde hayatını kaybetti. 6 milyon insan sürgün yollarında perişan oldu. Şanslı olanlar Sibirya’ya, Kazakistan’a ulaşabildi.”

Raçinskiy’e göre Rusya komünist mazisiyle henüz hesaplaşamadı. “Rusya dışında Eski Sovyet ülkelerinin tümü komünist geçmişiyle yüzleşti. Bu yüzden Sovyetler dönemine ait olumsuz ne varsa doğrudan Rusya’nın hanesine eksi olarak yazılıyor. Oysa burada ciddi bir hesaplaşma yaşansaydı, bir reddi miras yapılsaydı, şimdiki yöneticiler geçmişin ağır bedeliyle karşı karşıya kalmayacaktı. Ne yazık ki beyaz sayfa açamadık.”

Günümüz Rusya’sını Stalin dönemiyle karşılaştıran Rus insan hakları savunucusu, aynı anlayışın halkı zayıf düşürdüğünü belirtiyor.

“Sovyetler döneminde nasıl her şeye devlet karar veriyorsa bugün de durum çok farklı değil. Sovyetler birliği tarzında idare devam ediyor. Vatandaşlarını dinlemeyen ve neyin nasıl olacağına kendi başına karar veren yöneticiler iş başında.”

Kaynak: Kuzey Haber Ajansı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest