YURDUNU KAYBEDEN ADAM CENGİZ DAĞCI

YURDUNU KAYBEDEN ADAM 
CENGİZ DAĞCI

“ İçine bir eziklik çöktü. Badem dallarına bakarken. Kasım’ın sonu yaklaşıyor. Yarın gökyüzü kararır, doğu yeli eser soğuk. Toprak donar.Eski kuyunun çevresindeki sular buz kesilir. Sonra kar yağar lapa lapa. Karlara gömülür üzüm bağı ve yöresi. Biz evlerimizde uyuruz.Ama evlerimiz tapınak içersinde. Bilinmez. Yeşil üniformalılar, tekme ve dipçikle kapılarımızı açarlar, gece demez, kış demez; Bizi kamyonlara doldurup şehrin bir ucunda bekleyen, demirden sürgün trenlerine götürürler. Kalır badem ağaçlarımız karlar altında “
Yurdunu kaybeden adam Cengiz Dağcı’nın Badem dalına asılı bebekler romanındaki orijinal olarak buraya aldığım alıntısında, bu muhteşem insanın sürgünü nasıl duyguları ile yazdığı görülmektedir…!
Kırım Türkleri Tatarları olarak milletinin duygularını içersinde gurbet ellerde yalnızlığını çok sevdiği eşi Regina’si ile ağaçlar ve çiçeklerin sıralandığı mekan ve parklarda, geçirmiş olduğu hüzün dolu günlerin hatıraları ile, daktilosunun başındaki yorgunluğu devamlı olarak vatan Kırım ve Türkiye ile gideriyordu.
Sınırlı dünyasından yazmaya başladığı romanları, Kırım Türk insanının sırlar dünyasında bir yaşamda kendini buluyordu…!

cengiz dağcı

Cengiz Dağcı, 9 Mart 1919’da o zamanki Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Kırım Muhtar Cumhuriyeti adıyla geçen Gurzuf kasabasında dünya geldi.. Aile kısa bir süre önce Kızıltaş köyüne taşındığından Dağcı’ ın çocukluk hatıralarıyla, daha sonra edebi eserlerinin sosyal zemini teşkilindeki tesirinden olmalı ki o, kendini hep Kızıltaş’lı olarak kabul etti ve edildi…!
Babası önceleri çiftçilikle uğraşıyordu. Devrim sonrasında belediyede çalışan Emir Hüseyin Dağcı, annesi Emir Saliler sülalesinden Fatma hanımdır…!
Cengiz Dağcı, İlk edebi zevkini, amcası Seyit Ömer Dağcı’nın aile içinde Ömer Seyfettin’den okuduğu hikayelerden aldı. Sovyet rejiminin ilk yılları sayılan 1920′ de uygulamaya konan (NEP) Yeni Ekonomik Politika çevresinde nispeten problemsiz geçen yılların ardından, 1928’de başlayan Kırım’ın Ruslaştırılması ve Türklerden arındırılması politikası takip etti. Toplu Yahudi yerleşimine açılan özel mülkiyet, Kırım Türkleri Tatarlarına tamamen yasaklandı. Bu politikalar sonucunda, Kırım Türkleri Tatarları Kırım’dan yıldırma taktiğiyle başlar ve aile 1931 kışında ilk defa baba Seyit Ömer Dağcı’nın sudan sebeplerle Rus askerler tarafından tutuklanmasına şahit olur. Hapiste geçen günlerde baba Seyit Ömer, zorluklar içersinde geçen bir zaman sonunda 1932’de hapishaneden çıkmasıyla Akmescit’e taşınan Dağcı ailesinde, Cengiz Dağcı’nın 12. Numune Mektebinde okul ve eğitim hayatı başlar. Ortaokul yıllarında yoğun bir okuma faaliyetine girişen Cengiz Dağcı’nın Abdullah Tukay (Kazan Türk Şairi) , Bekir Çobanzade, A. S. Puşkin gibi şairleri okurken görürüz…
Dağcı’nın ilk edebiyat eserlerini Kartanay ve Eçkisi, Gül ile Bülbül, Çadırdağı manzumelerini Gençlik Dergisinde yazar. Kırım-Tatar Yazarlar Birliği’nin yayın organı olan Edebiyat Mecmuasında şiirleri yayınlanmaya başlayan Cengiz Dağcı, çocukluktan gençliğe atladığı çağlarda, bir yandan çalışır , bir yandan da şiirle meşgul olur. 1938’de Akmescit’te Orta Okulu bitirip aynı yıl Kırım Pedagoji Enstitüsü’nün Tarih Pedagoji Enstitüsü’nde kayıt olur..! 
Dağcı’dan başka Göseve’den gelen bir genç daha vardır, bu gencin gayesi enstitüyü bitirdikten sonra tarih sahasında doktora yapıp, Kırım Hanlıklar devrinin tarihini yazmaktır. Bu genç sayesinde Tarih’e ve romana ilgi duymaya başladı..! Dağcı, bu yılların birikimiyle daha sonra Genç Temuçin adlı eserini yazacaktır…! 
1938-1940 yıllarında iki yıl Pedogoji enstitüsünde eğitim gören Dağcı, 2. Dünya Harbi’nin başlayıp, askere alınmasıyla eğitimi son bulacak savaşa katılmak için cepheye gidecektir. Kırım’dan trenle Odesa’ya gelen Dağcı, Odesa Askeri Okulu’nda kısa süren bir eğitimin ardından Tank Teğmeni olarak mezun oldu..! 
Ukrayna cephesinde Almanlarla- Kızılordu arasında cereyan eden savaşta 1941 Ağustosu’nda Almanlara esir düştü..! Hayatının üç, dört yılını açlık, susuzluk ve soğuktan dolayı binlerce insanın öldüğü Kiravograd, oradan da Uman esir kampında düştü. Dağcı, savaşın seyrinin değişmeye başladığı 1942 yılında Alman Genel kurmay Doğu Dairesinin, gayri Rus halklarından Rus kızıl orduya karşı savaştırmak için lejyoner birlikleri kurma projesi çerçevesinde, Türkistan lejyonuna katılmak zorunda kaldı.. Ne var ki bu çabalar sonucu değiştirmeyecek, Alman ordularının, Kızılordu karşısında ünlü Stalingrad bozgununda, Dağcı yakalanacak ve Polonya’ya geçecektir. Tedavi için hastane de yatarken, daha sonra eşi olacak olan ve hayatını değiştirecek olan hemşire Regina B. Klezesko ile bu yıllarda oldu….! 
1943-1946 yılları arasında muhtemelen hem kızılordu, hem de Almanlara karşı çete harbi veren Polonyalı vatanseverlerin saflarında çarpıştığı farz edilen ( Kendisi bu yıllar hakkında bilgi vermiyor) 1945’de evlendiği eşiyle birlikte önce Berlin’e, ardından 1946’da Londra’ya geçerek iltica eder. Artık bir ömür boyu yaşayacağı İngiltere hayatı başlamıştır….! 
Savaş yıllarının bütün yıkık döküklüğü ve mahrumiyeti içinde kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan Dağcı bir yandan geçim derdiyle uğraştı. Bir yandan da, Türk Edebiyatına kazandıracağı eserleriyle, Kırım Türklerinin, Türkistan Türklerinin Rus zulmü karşısındaki trajedilerini ölümsüzleştirecektir….!
Cengiz Dağcı Türkiye’ye hiç gelmediği halde kitaplarını Türkiye Türkçesi ile yazmış, kitaplarının ilk redaksiyonunu da şair Ziya Osman Saba yaptı.
Şiirle başladığı hayatına bir ara 1939’da gazeteciliği de ekleyen Dağcı, “Komsomolets” gazetesinde muhabir ve mülakatçı olarak çalışmış, ancak komsomol üyesi olmadığından dolayı işine son verileceğinin söylenmesiyle Komsomol üyesi oldu.. Komsomolets gazetesinde kendi şiirlerinin yanında, Kırım halk şiirlerini ve Kırım folkloruna ait kültürel ürünleri tanıtma ve yayımlama imkânı buldu…! 
1946’da Londra’ya yerleşti. Tüm eserlerinde Kırım Türkleri Tatarlarının Rusların zulmü altındaki hayatını bir hüzünlü üslubu ile anlatmaktadır…. Türk ve Kırım edebiyatının en güçlü yazarlarındandır…..! .
Dağcı’yı yıllarca ayakta durmasının sebebi vatanından ayrıldıktan sonra bir daha görmediği vatan toprağının hasreti ve kokusuydu. Birde çok sevdiği hayatının ortağı sevgili eşi Regina’dı…!
II. Dünya savaşından sonra Vatan’ı Kırım’dan ayrılarak bir daha dönmeyen yazar, bütün kitaplarını annemim dili dediği Türkiye, Türkçesi ile 25’ten fazla eser yazmıştır.
Dağcı, Kırım efsanelerle kaplı bir dünyanın cennet köşelerinden biri olduğu ve içindeki bağımsız bir Kırım aşkı sönmediğinden hiçbir şekilde bir daha Kırım’a geri dönmedi…..!
Çok naif ve sakin bir insan olan Dağcı’nın ruhu, Kırım’ın Rus işgalini karşı hassas olması ile ayrıldığı Kırım’a naaşı getirildiğinde kavuştu. 1947 yılında Türkiye’ye gelmek istediğinde, sanırım o günkü siyasi dengeler bozulmasın diye kabul edilmedi. Bundan dolayı Ana vatanım dediği Türkiye’ye belirli bir zaman sonrasında çok davetler yapıldı ise gelmeyi istemedi. Çünkü yüreği onarılmayacak yaralar içersinde, bu yaşamdan ayrılasıya kadar devam etti..!
Her sabah mütevazi evinde penceresinin açtığında, söylediği duanın bu olduğunu sanmaktayım; “Allah’ım güzel bir güne başlamayı nasip et “ 
Birinci romanı “Korkunç Yıllar” Alman savaşı zamanında yazıldı; 
Henüz öğrenci iken, askere alınan ve ikinci Dünya Savaşı’na sürülen Kırımlı bir gencinin, romanı, Teğmen Sadık Turan’ın hatıraları olarak anlatılmaktadır. Rusların zulmünden kaçarken Almanlara esir düşer ve esir kampında bir arada tutunmaya çalışan bir avuç arkadaşıyla Almanlar tarafından kurulan Türkistan Kurtuluş Lejyonuna katılır. Ruslarla Almanların arasında kalan ve her iki milleten zulümden ve işkenceden başka bir şey görmeyen Kırım Türklerinin yalnızlıklarını, başlarına gelen korkunç olayları muhteşem akıcı anlatımı ile yazmaktadır..! 
Korkunç Yıllar romanının alıntılarında, Cengiz Dağcı, o günleri anlatmaktadır şöyle anlatmaktadır; 
“Kocaları sürülen, yavrularının karınları düşman süngüleriyle deşilen kadınların talihi! Ak sakallarından tutup sürüklenen ihtiyarların talihi! Cephelerde, bize söven, yüzümüze tüküren düşmanlarımızın menfaatleri için, kanlarını sebil eden gençlerimizin talihi!.. Bu gece rüyama gene Şişkof girecek. Gene beni mezarlara götürüp ölen askerlerin üniformalarını gösterecek. (Sen, sen Sadık Turan, sırtında düşman üniforması ile Rusya’ya karşı harp ettin ) diyecek! Gene soğuk terler döküp sabahı kim bilir nasıl edeceğim. Düşman üniforması… Düşmanım kim? Siz değil misiniz Şişkof! Yalanla dolanla memleketimi istilâ ettiniz. Himayenize girmekle topraklarımız, malımız, mülkümüz, dinimiz korunacak diye, sizden öncekiler de söz verdiler. Teslim olduk. O millet, yurdunu her şeyden çok sevdiğinden teslim oldu. Silahlarımızı bıraktık. Ya siz?.. Memleketimize girdiğiniz günden beri o toprak kan içinde. Minarelerimizi devirdiniz. Su kemerlerimizi, çeşmelerimizi, heykellerimizi, mermer saraylarımızı atlarınıza ahır yaptınız. Müezzinlerimiz, ezan okumak üzere minarelere çıktıkları vakit, sarhoş askerleriniz, eğlenmek için, kalplerimize nişan alma talimi yaptılar…” 
1962 yılında yazmış olduğu “ Ölüm ve Korku günleri “ romanında her şeyini paylaştığı Regina B.Kleszko’ya iltifat ederek, bu kitabı çok sevdiği, Regina’sına armağan etmiştir. Bunun dışında hayat arkadaşın ismiyle bir romanda kaleme aldı.
Korkunç yıllar ve kahramanı olan Sadık Turan, romanlarının içinde kendi hayatına en yakın bir roman olma özelliğini taşımaktadır. Çünkü bu hayatı o yıllarda savaşın içersinde bulunan her Kırım Türk Tatarı yaşadı…!
2000 yılında Cengiz Dağcı Türk dünyasının en güçlü nesircisi ödülünü aldı. Bunun dışında yaşadığı müddet boyunca çeşitli ödüllere layık bulundu..!
Cengiz Dağcı, bir kum tanesiyken, Romanlarında düşüncelerinle dağlara baş kaldırıyordu. Romanlarında yazdığı her kelime Kırım’n bağımsızlık bayrağı oluyordu. Yaşadığımız çağda, doğru ve güzeli birbirinden her yazdığı eserde ayırdı. Lirik bir anlatım gücü ile edebiyatçı güzelliğinin tüm güzel olgularını içinde yaşayan bu insanın yeri Türk dünyasında doldurulması imkansızdır….!
Çünkü yazmıyordu. Hissediyor ve yaşıyordu. Ruhundaki güzelliği Türk edebiyat dünyasına taşımak için yaptığı tek olay, vatanını, milletinin bağımsızlığını yaşamanın verdiği gönlünün zenginliğiydi….!
İsimlerini bile yazmanın belirli bir zaman tuttuğu, muhteşem eserlerine dünya durdukça, biz Türkler tarafından klasikleşmesi gerekmektedir….!

Korkunç Yıllar (1956), 
Yurdunu Kaybeden Adam (1957),
Onlar da İnsandı (1958), Ölüm ve Korku Günleri (1962), 
O Topraklar Bizimdi (1966), 
Dönüş (1968), Genç Temuçin (1969),
Badem Dalına Asılı Bebekler (1970), 
Üşüyen Sokak (1972), 
Anneme Mektuplar (1988), 
Benim Gibi Biri (1988),
Yoldaşlar (1991), 
Biz Beraber Geçtik Bu Yolu (1996),
Bay Markus Burton`un Köpeği (1998),
Bay John Marple`ın Son Yolculuğu (1998),
Oy Markus Oy (2000), 
Rüyalarda Ana ve Küçük Alimcan (Bir Kırım Öyküsü) (2001), 
İhtiyar Savaşçı ve diğerleri.

Edebiyatımızın güzel insanı, sevgili eşin Regina ile Cennetu’l- Firdevs bahçelerinde muhabbetleriniz dileğim ile mekanlarınız cennet olsun….!

Münir BALICA

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest