Türkiye’nin Ayıbı Mavi Alay’ın Sonu

Hitler, Sovyetler Birliğine savaş açtığında Türkiye, Sovyetlerin bir parçası olan ve Stalin’in de eziyetlerine maruz kalan Kırım Türklerinin, Sovyet ordusundan ayrılarak, savaşı kazanacağını düşündüğü Hitler’in tarafında, Alman ordusunda savaşmalarını ister.
Fakat umulan gerçekleşmez ve Almanya yenilir. Alman askerleriyle birlikte, yaklaşık 8000 Kırımlı da aileleriyle beraber, Avrupa’da Alpler’e kaçarlar. Ancak Stalin, Sovyet vatandaşı olan bu kişileri, “vatan haini” olarak, bulundukları ülkelerden geri ister. Hitler’i yenmiş bir Stalin’le de kimse kötü olmak istemediğinden, Kırımlılara sahip çıkılmaz.
Stalin’e teslim edilmeleri halinde, işkenceyle öldürüleceklerini düşünen 3000 Kırımlı, kaçtıkları yer olan, Alplerin yamacındaki Drau Nehrine atlayarak intihar eder. Diğerleri ise vagonlara doldurularak Türkiye üzerinden Rusya’ya teslim edilecektir. Türkiye’ye geldiklerinde, Türk Devletinin kendilerini koruyacağını, teslim etmeyeceğini düşünenlerin son ümitleri, vagonların çivilenmesiyle son bulur. Bunun üzerine, 2000 kişi de kapıları kırarak Kızılcık Nehri üzerinden geçerken, atlayıp intihar eder. Geriye kalanlar da sınırı geçtiklerinde, Sovyet askerlerince kurşuna dizilirler.

Her sene mayıs ayı sonunda Almanya’da yaşayan Müslümanlar mahiyetini fazla bilmedikleri bir anma töreni için Münih Camii’nde bir araya geliyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman orduları geri çekilirken onlarla birlikte göçmen olarak Avrupa’ya gelen; savaş sonunda yerleştirildikleri topraklarda müttefiklere esir düşüp Rus infaz birliklerine teslim edilen 7000’i aşkın insan Kur’an ve mevlid okunarak anılıyor.
Türkiye’de olanbitenleri hatırlayan, bilen kalmadı ‘Mavi Alay’ı. Devletin ‘derin’ arşivinde onlarla ilgili bilgiler var kuşkusuz; ancak, Ankara suçluluk duygusuyla unutulmasını istiyor 1945 faciasının.
Göç ve esaret
Ankara’nın da yüreklendirmesiyle Almanların safında yer tutmanın Kırım’a ve Kafkaslara özgürlük getireceğini sanmıştı oralarda yaşayan Türkler. Naziler de savaşçılıklarından ziyade istihbarat elemanı olarak ve yaşadıkları coğrafyaya hâkimiyetlerinden yararlanıyorlardı. Ne var ki 1944’te ibre tersine dönüp de Alman geri çekilmesi başlayınca Türkler bulundukları topraklarda Rusların kendilerine hayat hakkı tanımayacağı düşüncesiyle kafileler halinde Alman ordusuyla birlikte Avrupa’ya göç ettiler. Yerleştirildikleri ilk coğrafya da Kuzey İtalya’daki Pazulla bölgesiydi. Kafkasya’da yaşadıkları coğrafyaya benzeyen dağ köylerine dağıtılmışlardı. Burada yeniden düzen kurabilecekleri umudunu taşıyorlardı. Ama beklendiği gibi olmadı. Müttefiklerin İtalya harekâtının gelişmesine paralel olarak Türkler Alman ordularının daha hâkim göründüğü Avusturya’ya göç ettirildi. Gönderildikleri yer Karnten bölgesinde Ober Drauburg çevresiydi. Drau Nehri kıyısında kurulan çadırlarda, derme çatma barakalarda kalıyordu aileler. Irschen Köyü’nden Delach’a kadar olan alana yayılmıştı yerleşim.

İngilizlere inanç
Ancak burada da huzur bulamadılar. Düzen tutturmaya çalıştıkları sırada Avusturya’nın işgalinde görev yapan 8. İngiliz Ordusu’na esir düştüler. Aslında bu esaret dahi ‘kurtuluş’ gibi görünüyordu Türklere.
Almanya’yla birlikteliğin kendilerini yurtlarından ettiğini görmüşlerdi, Rusların eline düşerlerse katledileceklerini biliyorlardı. Avusturya’da yerleştirildikleri bölge onları tüm saldırılara açık hale getirmişti.
İngiliz idaresinin kendilerini ister orada tutsun, ister adaya götürsün canlarını kurtaracağını sanıyorlardı. Birçoğu İngiliz komutanlığının müsamahasıyla Türkiye’deki akrabalarıyla temasa geçip Anadolu’ya göç edebileceği ümidine kapılmıştı. Akrabası olmayanlar dahi İngilizlerin izin vermesi halinde Ankara’nın kendilerini mülteci olarak kabul edeceği düşüncesiyle dilekçe hazırlamanın derdindeydi. Ama yanıldılar.
Bir aya yakın süre ihtiyaçları karşılanan ve kamp hayatına uyum sağlamaya çalışan Türkler, Londra’dan gelen, ‘Rus birliklerine teslim edilmelerini öngören’ emirle neye uğradıklarını şaşırdılar. Kurtuluşu beklerken ölümle yüz yüze gelmekti bu. 28 Mayıs 1945’te karar tebliğ edildi. İngilizler esirleri Sovyet birliklerine teslim etmek zorunda olduklarını, ancak Moskova’dan öldürülmeyeceklerine dair güvence alındığını açıkladılar. Oysa böyle bir güvence yoktu.
Türkler bu tebliğ yapılırken bir yandan da kelepçelenerek İngiliz birliklerinin kontrolünde bir başka kampa Dellach’a nakledildiler. Buraya esirleri teslim alacak Rus askeri konvoyları da gelmişti.

İntihar izni
Dellach kampındaki Türkler için katliamla eş anlamlıydı İngiltere’nin kararı. Rus birliklerine esir Türklerin savaş suçlusu oldukları ve teslim alındıktan sonra haklarında verilmiş genel emir gereği kurşuna dizilecekleri bildirilmişti zaten. İngiliz askeri heyeti kimlik tespitlerini uzatıp binbir ayrıntı üzerinde durarak zaman kazanmaya ve mukadder akıbeti geciktirmeye çalıştı sadece. Bu arada Ruslar firarlardan İngilizleri sorumlu tutacaklarını açıkladıkları için kamp yönetiminin yapabileceği bir şey de kalmamıştı. Türklere verilen tek seçenek Ruslara teslim olmaktansa bahar mevsiminde azgınca akan Drau Nehri’ne kendilerini atmalarıydı. Önce onlarca kadın çocuklarının ellerini tutup nehre atladı. Onları ailece suya atlayan gruplar izledi. Dualar, çığlıklar yükseliyordu kamptan. Nehre girenler girdaba kapılıp kısa sürede boğuldular. 7000 kişiden üç bini bir hafta içinde intihar etti. Sağ kalanlar Ruslar tarafından kafileler halinde yola çıkarıldılar. Ancak kafilenin Rusya’ya yaya olarak götürülmesi mümkün olmadığı ve Doğu Avrupa’da tren yolları tahrip edildiği için zorunlu olarak Türkiye
üzerinden taşınmaları kararı verildi.

Sonuçsuz kalan sevinç
Türkiye’ye gitmek, Rusya’ya teslim edilecekleri kararı geçerliliğini koruduğu halde ümitlendirmişti esirleri. Ana vatanın onları ölümün kucağına atacağını düşünmüyorlardı. Bir şekilde diplomatik girişimler sonucu Anadolu’da kalacaklarını ümit ediyorlardı. Güçlükle temin edilen trene bu hayalle bindi hepsi. Edirne’ye yaklaştıkça seviç dalgası kapladı yolcuları. Rusların vagonlarda havalanma pencerelerini kapatmalarını dahi fazla önemsemediler. “Birkaç gün içinde Türk yetkililer açar kapıları çıkarır bizi. Göstermelik olarak bir süre mahkûm gibi tutarlar belki. Kurdukları kampı Ruslara gösterirler falan ama sonra serbest kalırız” diyorlardı. Bu hayal de bir anda yıkıldı. Türk sınırından girmelerine rağmen ne vagon kapıları açıldı, ne de kömür ve su ikmali hariç, yoldan geri kaldı tren. Ankara, Rus baskısı altında kuşatılmıştı adeta. Zihinlerden, gönüllerden geçen ne olursa olsun bu Moskova’nın temsilcilerine iletilemedi bile.

Barajın dili olsa
Türkiye tarafsızlık siyasetini terk edip son anda müttefikler safına katılmış Almanya’ya savaş ilan etmişti ama bu konuda Londra’nın desteği olmadığı takdirde bir şey yapamayacak haldeydi. Londra kendi derdine düşmüştü, Ruslardan esir Türkler lehine talepte bulunmayı aklından geçirecek durumda değildi. Tren Doğu Anadolu’da ilerledikçe esirlerin ümitleri önce şüpheye dönüştü, sonra panik başladı. Vagonlara muhafız olarak konulan askerlerden kendilerini vurmalarını isteyenlerin sayısı giderek artıyordu. Subaylar Ankara’dan gelen kesin emirle vicdanları arasında zorlanıyorlar, çaresizlik içinde kıvranıyorlardı. Kars’a ulaşıldığında esirler, “Bizi Ruslar öldüreceğine siz vurun” diye son kez yalvar yakar oldular subaylara. Askerlerin sinirleri isyan edecek kadar gerilmişti. Kırılan vagon kapaklarından bazı esirler Serder Abad Kızıl Çakçak baraj gölüne attılar kendilerini. Bir kez daha intihar izni çıkmış gibiydi. Ama 2000 kişi baraj gölünün öte yakasında Rus muhafızlara teslim edildi. Ve Ruslar Türk delegelerin orada bulundukları sırada gruplar halinde kurşuna dizmeye başladılar kafileyi. Son esir öldürülene kadar aralıksız sürdürdüler bu işi. Ankara tek bir tepki gösteremedi.

Olay delegeler tarafından rapor edildiğinde de üstü örtüldü bu ayıbın. O gün bugün açıklanmadı tutanaklar. Avusturyalılar tanık oldukları katliamın anısına Irschen Köyü’nde otoban yanında küçük bir anıt yapıp her sene mayıs ayı sonunda ölen insanların hatırasını canlı tutmaya dönük törenler düzenlediler. Türkiye ise bu olayı anımsatacak bir taş dikmekten dahi imtina etti. Belki utançtan belki umursamazlıktan. Oysa bu insanları Almanya yanında saf tutmaya yönlendiren organizasyonun gerçekleşmesini Berlin’e karşı ‘iyi niyet kanıtı’ olarak kullanan Ankara’ydı.
Esirlerin Teslim Edilmesi
Esirler konusu Türkiye açısından 3 farklı çerçevede ele alınabilir. Birincisi Mavi Alay Olayı; 2000 civarındaki Kırım ve Karaçay Türkünün, Türkiye Cumhuriyeti demiryolları üzerinden Rusyaya aktarılması karşısında tepkisiz kalınmasıdır. İkinisi,Türkiye’ye sığınmış ve 243 mültecinin SSCB’ye teslim edilmesidir. Üçüncüsü ise; Boraltan Köprüsü olarak bilinen, Türkiye’ye iltica eden 146 Azeri Türkü’nün sınırdan geçmelerine izin verilmeyerek SSCB’ye iade edilmesidir.

1. Mavi Alay Olayı:Mavi Alay, Kızılorduya karşı savaşan Kırım Birliğine verilen isimdir. Bu aslında Kırım ve Karaçay Türkleri’nin ortak dramıdır. Sovyet baskısından dolayı yurtlarını terkeden Kırım ve Kafkas aileleri önce İtalyaya giderler. Savaşın Almanlar aleyhine gelişmesi üzerine Avusturya’da bulunan Drau Nehri çevresine yerleşirler. Bu bölge müttefik kuvvetlerinin eline geçmesiyle 7000 kadarı esir düşerler. Rusyaya dönmek istemeyen bu esirler çeşitli ülkelere mülteci olarak sığınmak için başvururlar. Fakat,İsviçre haricinde, Türkiye de dahil bütün ülkeler bu insanlara kapılarını kapatırlar. Rusyaya dönmek ölümdür,bunu bilenler dönmemek için her türlü direnişi gösterirler. 3000 civarında esir Drau nehrine atlar, intihar edenler de olur. Sonuçta bu kişiler trenlere doldurularak Sovyet yetkililere teslim edilirler.O dönemde bu kişilerin nakli Türkiye üzerinden gerçekleşir. Bu durum, esirler için umut kaynağı olur. Kardeş vatan olarak bildikleri Türkiye’nin kendilerini bırakmayacaklarını düşünürler. Tren Türkiye sınırlarından girdiğinde tren içerisinde bir coşku yaşanır. Ama hiçbir istasyonda kapılar açılmaz ve SSCB sınırına yaklaştıkça bu sevinç yerini hüsrana bırakır. Belki de en acısı Türkiye üzerinden ölüme gitmektir. Trendeki Türk subaylara, ‘bizi siz vurun,onlara vermeyin’ diyenler olur. Ama nafile…Sovyet sınırına ulaşınca trende 2000 civarında kişi kalır. Akıbetleri nedir bilinmez ama geride bu topraklarda bıraktıkları umutları kalır. Bu süreçte Türkiye Sevyetlere karşı hiçbir itirazda bulunamaz.2. Mülteciler Meselesi:
Savaş sırasında bir şekilde Türkiye’ye gelen Sovyet vatandaşı Türkler olur. Bunlar Yozgat civarında yaşamaktadır. Ulvi Keser’in ‘İkinci Dünya Savaşı Sürecinde Yunanistan, Türkiye’de Mülteciler, Askeri İhlaller ve Esirler Sorunu’ adlı çalışması ile gün yüzüne çıkan bu olay da içler acısıdır. Çoğunun Türkçe konuştuğu belirtilen bu 243 kişi, bütün direnişlerine rağmen 1945 yılının ortalarında Rusyaya teslim edilir. Hiçbir sorgulama gerçekleştirilmeden sınırın öbür tarafında kurşuna dizilirler.3. Boraltan Köprüsü Katliamı:Dönemin SSCB sınırında Aras Nehri üzerinde kurulu bir körüdür Boraltan. Bir gün kendisi yıkılsa da adı asırlar boyu hatırlanacaktır.1944 senesidir, Stalin savaşta karşı cepheye geçenlerin intikamını geride kalanlardan alır. Pan-Slavist baskılar da had safhaya ulaşmıştır. Türkler sürgün ve katliamlardan kaçış yolları ararlar. İşte Boraltan Köprüsü böyle bir kaçışın sonunda yaşanan sonun adıdır.146 Azerbaycan Türkü sınırı geçerek Türkiye’ye kaçar. Türkiye sınırından içeri girince artık tedirginlikleri bitmiştir, Türkiye’nin kendilerine sahip çıkacağından, ölümün kucağına bırakmayacağından emindirler. Sınırdaki bir karakola sığınırlar, karakol komutanı kendilerini ağırlar ve Ankara’ya konu ile ilgili bilgi verir.Hepsinde kurtuluşun sevinci vardır. Baskı, zulum ve nihayetinde ölüm sınırın öbür tarafındadır. Ankara’dan gelecek haberin olumsuz olacağı akıllarda bile yoktur, kimse öyle bir durumun olacağına en ufak bir ihtimal vermemektedir.Ama gelen haber tam bir deprem etkisi yapar. Komutan yanlış anladığını düşünür, emri tekrar sorar. Gelen yanıt yine aynıdır. ‘Geri iade edin!’Ek olarak; emre uymadığı takdirde komutanın emre itaatsizlik ve vatan hainliği ile yargılanacağı da bildirilir. Komutan çaresizdir, söylemeye dili varmaz ama…146 kişi, sınırın ötesindeki, namlularını zaten hedefe doğrultmuş olan Sovyet müfrezelerinin ellerine terkedilir. Hepsi Türk askerlerinin gözleri önünde kurşuna dizilir. İnsanlığa dair ne varsa Aras’ın azgın sularında kaybolur o anda.

mavi alay
mavi alay



Türk; o Altayların dünkü eri mi? Yolunda can koydum, verdim serimi, Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,Serdim ayağına doğma yerimi…Kardaş armağanı, dökülen kanlar,Bana mükâfat mı giden kurbanlar?Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim? Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?Rusların açtığı yaradan derin,Anayurtta öz kardaştan gördüğüm. Azerbaycanlı şair Elmas YILDIRIM’ın Dönek Gardaş isimli şiirinden.Stalin böyle yaparak; hem vatan haini olarak ilan ettiği esir Türkler’den hem de Almanyaya sonradan savaş ilan eden Türkiye’den intikamını aldı belkide. Bu yüzden Türkiye’yi müttefiklere şikayet eden ve üç doğu ilini isteyen Staline karşı verilen tavizlerdi belki de bunlar. Nice insanın kurban gittiği tavizler. Savaş sonunda SSCB’ye iade edilen 100 bin civarında esirin idam edildiği telaffuz edilmektedir. Kat kat fazlası da aileleri ile beraber Sibirya’nın ücra köşelerine sürgün edilmiştir.Bugün
Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda Asya Türkleri’nin Türkiye’ye olan maddi ve manevi yardımları 1940’larda unutulmuştur. Bugün ise kimse bu konu hakkında tek bir kelime bile söylemez. Bu yardımların Türkiye’ye aktarılmasında emeği geçen ve Atatürk döneminde vatandaşlık verilen Buhara Cumhuriyeti Eski Cumhurbaşkanı Osman Hoca KOCAOĞLU yine İnönü zihniyeti tarafından o dönemde sınırdışı edilmiştir. Vicdanını körelmiş siyasilerin, 1944-45’teki duyarsızlıklarını tarih affetmeyecektir.Bu konu ile ilgili 1970 Güneş Ne Zaman Doğacak adlı sinema filmi yapılmıştır. Sanatsal yönden yeterliliği tartışılabilir olsa da işlediği tema olarak saygı duyulması gereken bu film, 1940’larda yaşananları örtbas etmek isteyen zihniyet tarafından yasaklanmıştır.Bugün global kültürün üzerlerine aydın etiketi yapıştırdığı kişiler 1945’te yaşanılan bu olayları görmezler, hatta bilmezler bile. Döneme ait tek bildikleri, içine iki parça romantizm serpiştirdikleri varlık vergisinden ibarettir.

Kaynak : 2nd April 2016, Pedro De Larosa tarafından yayınlandı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest