Tarihimizin tartışmalı bir figürü: Hülagü Han
Tarihimizin tartışmalı bir figürü: Hülagü Han
Tarih, bazı isimleri yalnızca yaptıklarıyla değil, geride bıraktıkları derin izlerle de hatırlar. Hülagü Han bu isimlerin başında gelir. Kimileri için acımasız bir istilacı, kimileri için ise Orta Çağ’ın siyasal dengelerini kökten değiştiren güçlü bir devlet kurucusudur. Hülagü’yü tek bir sıfatla anmak, hem dönemin ruhunu hem de tarihin çok katmanlı yapısını göz ardı etmek olur.
Hülagü Han, Cengiz Han’ın torunu olarak XIII. yüzyılda Moğol fetihlerinin en kritik safhalarından birine liderlik etmiştir.
Hülagu’nun tarihte nam yapmasına vesile olan icraatı Bağdad’daki Abbasî Halifeleri’ne 1258’de son vermiş olmasıdır. Onun için bu tarihten sonra Abbâsî Halifeleri, 1516’da hilafet Osman oğulları’na geçinceye kadar Kahire’de, dünyevi iktidardan mahrum olarak, Türk-Memlûk sultanlarının himayesinde yaşamışlardır.
Abbâsî Hilâfeti’nin fiilen sona ermesi, yalnızca bir şehrin yıkımı değil; ilmî, kültürel ve sembolik bir dünyanın çöküşü anlamına gelmiştir. Bu sebeple Hülagü, İslâm dünyasının kolektif hafızasında çoğu zaman “yıkıcı” bir figür olarak yer edinmiştir.
Ancak Hülagü’yü yalnızca Bağdat üzerinden okumak, tarihe dar bir pencereden bakmak olur. O, İlhanlı Devleti’nin kurucusu olarak Orta Doğu’da yeni bir siyasî düzen inşa etmiştir. Kurduğu devlet, başlangıçta Moğol geleneklerine yaslansa da zamanla bölgenin kültürel ve dinî dokusundan etkilenmiş; özellikle Gazan Han döneminde İslâm’ın resmî din olarak kabul edilmesiyle bambaşka bir kimliğe bürünmüştür. Bu dönüşüm, Hülagü’nün başlattığı siyasî yapının statik değil, değişime açık olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Hülagü Han’ı incelersek kendisi Bağdat istilasından ötürü eleştirilip “İslâm düşmanı” olarak nitelendirilse de dünyanın en kanlı terör örgütü olan ve büyük bir ecir işleyip, Müslümanların başına bela olan, uzun yıllar başta Selçuklular ve Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi olmak üzere Türk ve İslam tarihinin önemli aktörlerini çok uğraştıran Hasan Sabbah’ın kurduğu Batınî İsmaili Devleti’ni, başkentleri Alamut Kalesi’ni yerle bir ederek ortadan kaldırmasıdır.
Şaman dininde olan Hülegü Han ölürken Hıristiyan evdeşi Dokuz Hatun’un ruhunun dinlenmesi için dua edilmesine izin istemesi üzerine, dua yerine yoksullara sadaka verilmesini, vergilerin indirilmesini istemiştir.
Bu tavrı dünya tarihinde ortaya koyabilen hükümdar çok nadir görülmüştür.
Hülagü sonrası imparatorluk dağılmaya başlamıştır. Ondan sonra 1344’e kadar 9 yılda gelip geçen 8 ilhan, Türkiye’de metbu tanınmamıştır. 1335’te Türkiye, Beylikler’e bölünmüş ve Selçuklu hanedanı düşmüş bulunuyordu. 1335’e kadar olan İlhanlı tarihi de 1256’dan 1295’te Gazan İlhan’ın cülûsuna kadar devam eden 39 yıllık devre ve bundan sonraki gene 39 yıl devam eden devre olmak üzere ikiye ayrılabilir.
Hülagü’nün şahsiyeti ve icraatları değerlendirilirken, XIII. yüzyılın sert güç dengeleri göz önünde bulundurulmalıdır. Moğol siyaseti, merhamet ya da adalet kavramlarından ziyade mutlak itaate ve caydırıcı şiddete dayanıyordu. Bu bağlamda Hülagü, çağının istisnası değil; aksine tipik bir temsilcisidir. Onu “zalim” olarak nitelemek mümkündür, ancak bu nitelemenin dönemin diğer büyük askerî liderleri için de geçerli olduğunu unutmamak gerekir.
Tarih, Hülagü’yü ne tamamen aklayabilir ne de yalnızca şeytanlaştırabilir. O, bir yıkımın mimarı olduğu kadar yeni bir siyasî coğrafyanın da kurucusudur. Tartışmalı figür oluşu, işte tam da bu ikili mirastan kaynaklanır. Hülagü’yü anlamak, aslında tarihin ahlâkî değil, analitik bir dikkatle okunması gerektiğini de hatırlatır. Çünkü tarih, çoğu zaman siyah ve beyazdan değil; gri tonların karmaşık bileşiminden oluşur.
Öte yandan Moğolların İslam dünyasıyla önce savaşlar vesilesiyle temasının ardından sufîlerin gayretli irşadî faaliyetleri neticesinde başlarına geçmiş pek çok hanın Müslüman olması vesilesiyle Moğolların içerisinden İslam ümmetine ve Türk-İslam medeniyet dairesine geçişler yaşanmaya başlanmış, Çağatay ve Altın-Ordu devletlerinde XIV. asırda tek resmi dil Türkçe olmuş, hatta Moğolca birçok mahfillerde unutulmuştur.

