KEFEVÎ

OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER VE ESERLERİ: BİR LİTERATÜR İNCELEMESİ
Süleyman GÜR*
Makale Bilgisi
Makale Türü: Araştırma Makalesi, Geliş Tarihi: 23 Nisan 2019, Kabul Ta-rihi: 26 Eylül 2019, Yayın Tarihi: 30 Eylül 2019, Atıf: Gür, Süleyman. “Os-manlı Döneminde Yetişen “Kefevî” Nisbeli Müfessirler ve Eserleri: Bir Literatür İncelemesi”. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi 19/2 (Eylül 2019): 519-546.
https://doi.org/10.33415/daad.557370
Article Information
Article Types: Research Article, Received: 23 April 2019, Accepted: 26 September 2019, Published: 30 September 2019, Cite as: Gür, Süleyman. “The Commentators on the Quran Having the Nisbah “Kafawi” in the Ottoman Empire and Their Works: A Literature Research”. Journal of Academic Research in Religious Sciences 19/2 (September 2019): 519-546.
https://doi.org/10.33415/daad.557370

Öz
Kırım yarımadasında bulunan Kefe, 1475 yılında, Fatih Sultan Mehmed döneminde Osmanlı hakimiyetine girmiş olup 1783 Rus işgaline kadar 308 yıl boyunca Osmanlı idaresinde kalmıştır. Bu zaman zarfında şehirde çok sayıda mektep ve medrese kurulmuş, bu müesseselerde ilk tahsillerini yapan öğrenciler, daha sonra yüksek tahsil için İstanbul başta olmak üzere, Osmanlı coğrafyasının diğer ilim merkezlerine gitmişlerdir. Tahsillerini tamamladıktan sonra da Osmanlı devletinin önemli kademelerinde din ve devlet hizmetleri ile meşgul olmuşlardır. Buna ilaveten, özellikle ilmiye sınıfına mensup olanlar, gerek gittikleri yerlerde gerekse kendi memleketlerinde eser telifi ile de uğraşmışlardır. Bu teliflerin bir kısmı matbu olarak, büyük çoğunluğu ise yazmalar halinde günümüze ulaşmış olup söz konusu eserler Türkiye’deki farklı kütüphanelerde bulunmaktadırlar. Bir kısmının ise Rus işgalinden sonra tamamen harabeye dönen Kefe’de zayi olmuş olma ihtimali bulunmaktadır. Kefeli müelliflerin telif ettikleri eserlerle ilgili gü-

  • Dr. Öğr. Üyesi, Trabzon Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı, suley-mangur@trabzon.edu.tr, Orcid Id: https://orcid.org/0000-0002-7515-136X
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    520| db
    nümüzde şahıs ve eser merkezli bazı akademik çalışmalar yapılmıştır. Ancak tef-sir ilmine dair herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu makalede bakir olduğu dü-şünülen bu alanda bir çalışma yapılarak Osmanlı dönemi tefsir mirasına bir kat-kıda bulunulması amaçlanmıştır. Bu maksatla önce kütüphane katalogları ve kaynaklar taranarak Kefeli müelliflerin telif ettikleri eserler tespit edilmiş ardın-dan tefsirle ilgili olan dokuz eser ve onların müellifleri incelenmiştir. İncelenen eserlerin bir kısmının âyet tefsirleri, geri kalanların ise hâşiye türü çalışmalar ol-duğu görülmüştür.
    Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Kefe, tefsir, müfessir, yazma eser.
    The Commentators on the Quran Having the Nisbah “Kafawi” in the Ottoman Empire and Their Works: A Literature Research
    Abstract
    Kafa (Kefe) which is in Crimea had fallen under the hegemony of Ottoman Em-pire in the period of Mehmet the Conqueror in 1475 and had stayed 308 years under the Ottoman until by the occupation of Russia. Many schools and madras-ah had been founded in this period. The students who had the first education in these institutions had gone to the other centers of scholarship in the Ottoman territory for high education. They had engaged in services of religion and state in different positions of the empire after finishing their education. In additon to this, especially of these who belonged to the class of ilmiyyah had also labored with the compilation both in their hometowns and in the locations they went. Some of these compilations have stood as printed and most of them as manu-scripts in different libraries in Turkey. As for some of them, there is a possibility for them had got loss in Kafa (Kefe) which had fallen into ruin after the Russian occupation. Today, there are some people and work based academic researches done about the authors from Kafa. But there is no research about the science of tafsir. In this article, it is aimed to make a contribution to the legacy of the exe-gesis of the Ottoman period by making a study in this area which is thought to be a virgin.
    Keywords: Ottoman, Kafa, tafsir, interpreter, manuscript.
    Giriş
    Kırım yarımadasının güneydoğu kıyısında bulunan Kefe, aslında, yüzyıllarca bu coğrafyanın en önemli merkezi idi. Şehir antik dönemde “Teodosiya” diye bilinmekte olup, Milet şehri sakinleri tarafından kurulmuş ve sonradan Bosfor Kralı Levkon I (M.Ö.388-347) tarafından küçük bir ticaret merkezi haline getirilmiştir. 1262 yılında, Cenevizli tacir Baldo Doriya tarafından büyük bir kente dönüştürülmüş ve artık XIII. yüzyıldan îtibâren “Kefe” diye anılma-
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 521
    ya başlanmıştır. Rusya hâkimiyetine girdikten sonra ise ismi, Antik dönemdeki ismine nispetle, “Feodosiya” olarak tescil edilmiştir.1
    Kefe, 1475 yılında Kırım’ın diğer sahil kentleri olan Sudak, Ta-man, Kerç ve Azak şehirleri ile birlikte Cenevizlilerden alınarak Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve Osmanlı paşasının/beyinin sorum-luluğuna verilmiştir. Şehir, o tarihten îtibâren Osmanlı Devleti’nin bu bölgedeki en önemli dayanak noktası olmuş ve aynı yıl, bir san-cak olarak Rumeli Eyaleti’ne bağlanmıştır. Oluşturulan Kefe sanca-ğında Osmanlı düzeni kurulmuş ve burası aynı zamanda Kırım han-larının hareket ve faaliyetlerini izlemek bakımından da önemli bir yer olmuştur.2 1568 yılına kadar idari statüsünde bir değişiklik ol-mamıştır. Sultan II. Selim’in saltanatının ilk yıllarında eyalet haline dönüştürüldüğüne dair bazı bilgiler bulunsa da bu bilgilerde tutar-sızlık söz konusudur. Bununla birlikte 1583 yılındaki Şirvan seferi münasebetiyle Kefe’nin eyalet haline getirilmesi kesinlik kazanmış-tır.3
    Uzun süre Osmanlı hâkimiyetinde kalan Kefe, 1768 savaşı sıra-sında Ruslar tarafından işgal edilmiş (1771) olup şehrin Türk ahali-si Kırım içlerine ve Anadolu’ya çekilmişti. Bu sırada nüfusu 20.000 civarında olan Kefe’de ellinin üzerinde cami ile elli küsür kilise bu-lunuyordu. Kefe, 1777 yılında ikinci kez Rus saldırısı ve işgaline maruz kalmıştı. Ancak Kefe’nin kesin olarak Rus hâkimiyetine gir-mesi 1783 yılında gerçekleşmişti. Böylece 308 yıl Osmanlı hâkimi-yetinde kalan Kefe, elden çıkmıştı. Yapılan araştırmalara göre bu esnada şehirde yirmi dokuz cami, on üç Rum, yirmi iki Ermeni kili-sesi, 694’ü Türkler’e ait olmak üzere 813 ev bulunmakta olup işgali takip eden yıllarda şehirdeki Türk nüfusu bir şekilde başka yerlere göç ettirilmişti. Böylece önceleri kalabalık bir şehir olan Kefe, harap bir taş yığınına dönüştü. 1800’lü yıllarda burayı ziyaret eden Clar-ke, Rus yıkımını bizzat müşahade etmiş ve Kefe’de sadece elli ha-nenin kaldığını belirtmiştir. Tahribat sadece evlerin yıkımı ile sınır-lı kalmamış cami, mescid, tekke ve ve medrese gibi Türk-İslâm kül-tür mirası büyük oranda yağmalanarak yok edilmiştir. O kadar ki,
    1 Yücel Öztürk, “Kefe”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayın-ları, 2002), 25: 182-184; Ömer Özkan, “Osmanlı Döneminde Bir Edebî Muhît Olarak Kefe (Feodosia)”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi 8 (Haziran 2015): 297.
    2 Öztürk, “Kefe”, 25: 183; Halil İnalcık, “Kırım”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklope-disi (İstanbul: TDV Yayınları, 2002), 25: 454-455; Ömer Bıyık, Osmanlı Yönetiminde Kırım (1600-1774) (Doktora Tezi, Ege Üniversitesi, 2007), 13.
    3 Bıyık, Osmanlı Yönetiminde Kırım, 20.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    522| db
    XVI. yüzyılda üç medrese ile on mektebin,4 XVII. yüzyılda on cami, elli mescid, beş medrese ile kırk beş sıbyan mektebinin bulunduğu5 Kefe’de, sadece tarihî surların bir bölümü ile Osmanlı döneminden kalma birkaç cami ayakta kalarak günümüze ulaşabilmiştir.6
    Kefe hakkında bilgi veren tüm kaynaklar şehrin antik çağlardan beri ticaret gemilerinin ve kervanların uğrak yeri olduğunu kayde-derler. Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra da şehir bu özelli-ğini korumuş ve ayrıca çok önemli bir siyasî merkez haline gelmiş-tir.7 Onlarca sancakbeyi ve beylerbeyi Kefe’de görev yapmış, yine bu görevliler dışında pek çok Osmanlı bürokratı, din ve tasavvuf erbabı çeşitli vesilelerle Kefe’ye gelip gitmişlerdir. Osmanlı yönetiminin imar ve inşa faaliyetleri neticesinde Kefe, Evliya Çelebi’nin kaydet-tiğine göre, garip ve acayip ilim ve fenlere mâlik insanların yetiştiği; onlarca cami, mescid, tekke, medrese, han ve hamamla müzeyyen bir âlim ve fâzıl yatağına dönüşmüştür.8
    İstanbul’dan Kefe’ye gelen, başta şehzâdeler olmak üzere, onla-rın maiyetleri, sancakbeyleri, farklı görevlerdeki Osmanlı bürokrat kadrosu, medreselerde ders okutan ulema, din adamları ve tabi ki değişik vesilelerle buraya gelip giden sanat erbabı İstanbul-Kefe münasebetini her zaman diri tutmuş ve daha ileri noktaya taşımış-lardır. Kefe aslında coğrafî ve stratejik konumu gereği zâten İstan-bul ile benzerlikler gösteriyordu. Ne var ki, asırlar süren Osmanlı hâkimiyeti sırasında İstanbul, diğer bütün imparatorluk coğrafyası üzerinde olduğu gibi, Kefe’yi de cazibesiyle o kadar etkilemiş ve kendisine çekip benzetmiş olacak ki yerli ve yabancı birçok kaynak ondan İstanbul’a nispetle “Küçük İstanbul”, “Yarım İstanbul”, “Kırım İstanbul’u”, “Kırım Konstantinopol’ü” ve “Yarım Konstantinopol” ifadeleriyle söz etmiştir. İşte Kefe’nin sahip olduğu bu ticari ve siya-si itibar onu kültür, sanat ve mimarî sahalarda da geliştirmiş, yarı-madanın en büyük ve nüfuzlu şehri haline getirmiştir. Hatta şöhreti o kadar artmıştır ki Kefe adı çoğu zaman bütün bir yarımadayı kar-şılayacak şekilde kullanılır olmuştur. Bu durum Kırım yarımadasın-da ilim, kültür, sanat ve edebiyat yönünden iki önemli merkezin
    4 Ahmet Türk, “Kırım Hanlığı’nda İslâmîyet”, Doğu Avrupa Türk Mirasının Son Kalesi Kırım İçinde, ed. Yücel Öztürk (İstanbul: 2015),139.
    5 Evliya Çelebi, Seyahatname, haz. Seyit Ali Kahraman (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011), 7/2: 576-577.
    6 Öztürk, “Kefe”, 25: 183.
    7 Öztürk, “Kefe”, 25: 182.
    8 Evliya Çelebi, Seyahatname, 7/2: 572 ve devamı; Özkan, “Osmanlı Döneminde Bir Edebî Muhît Olarak Kefe (Feodosia)”, 297.
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 523
    ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunlardan birincisi, Kırım Hanlı-ğı’nın da idare merkezi olan Bahçesaray, diğeri ise bir Osmanlı eya-leti hükmünde olan Kefe idi.9 Bu yüzden Kırım yarımadasının Kefe bölgesinde yetişenler kaynaklarda “Kefevî” nisbesiyle anılırken ya-rımadanın diğer şehirlerinde yetişenler “Kırımî” nisbesiyle anılmak-tadır. Dolayısıyla bu çalışmada sadece, Osmanlı idarecileri tarafın-dan direk merkeze, Osmanlı Devleti’ne bağlanan Kefeli müfessirler ele alınacaktır.
    Kaynaklarda, Mahmud b. Süleyman (ö. 990/1582), Hüseyin Efendi (ö. 1010/1602), Seyyid/Şerif Mûsâ Kelîmî (ö. 1054/1644), Mehmed Feyzi (ö. 1055/1645), Ebu’l-Bekâ Eyyûb b. Mûsâ (ö. 1095/1684), Mehmed b. Abdülhamid (ö. 1168/1755) gibi Kefevî nisbeli çok sayıda meşhur alim ve müellife rastlanmaktadır. Bu mü-elliflerin ekseriyeti, eğitimlerine Kefe’deki medreselerde başlamış olup daha sonra, başta İstanbul medreseleri olmak üzere, İslâm coğrafyasının değişik beldelerindeki ilim merkezlerinde yüksek tahsil yapmış ve ardından üst düzey dinî ve idârî görevlerde vazife almışlardır. Söz konusu zâtların biyografileri incelendiğinde onla-rın İstanbul, İzmir, Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdad, Mısır gibi önemli merkezlerde müderrislik, müftülük, kadılık, kadıaskerlik, şeyhülislamlık gibi oldukça üst düzey görevlerde bulundukları hatta bu durumun Rus işgalinden sonra da devam ettiği anlaşılmakta-dır.10
    Kefeli müellifler, çeşitli ilim dallarında çok sayıda eser yazmış-lardır. Bu eserlerin önemli bir bölümü kütüphanelerde yazmalar halindedir. Bir kısmı da matbudur. Son zamanlarda bu eserler üze-rinde şahıs ve eser merkezli bazı akademik çalışmalar yapılmıştır.11
    9 Özkan, “Osmanlı Döneminde Bir Edebî Muhît Olarak Kefe (Feodosia)”, 295-301.
    10 Bursalı Mehmet Tahir, İdare-i Osmaniye Zamanında Yetişen Kırım Müellifleri (İstanbul: Matbaa-i Orhaniye, 1335), 1-38; Ahmet Yüksel-Zafer Karademir, “Ulema, Göç Ve Devlet: Kırım Harbinden Sonra Osmanlı Ülkesine Göç Eden Ulemanın İskânına Dair Bazı Bilgiler”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 52/1 (2012): 184.
    11 Bazıları için bk. Ahmet Bozyiğit, Akkirmânî’nin Felsefî Görüşleri (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, 2006); Necmettin Pehlivan, “Muhammed Kefevî ve Risâle fi’l-Âdâb’ı,” Felsefe Dünyası 56 (2012/2): 322-333; Kaşif Hamdi Okur, “Bir Osmanlı Fakîhinin Gözüyle Osmanlı Fukahâsı: Kefevî’nin Ketâib’i Üzerine Bir Değerlendirme,” Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi 12/23 (2014): 361-377; Suat Donuk, “Feyzî-i Kefevî’nin Manzum Kırk Hadis Tercümesi,” Osmanlı Mirası Araştırmaları Dergisi 5/11 (2018): 47-69; Hasan Yerkazan, “Abdurrahman b. el-Hâc Ebû Bekir el-Kefevî’nin Mecmûa-i Hutbe İsimli Eserinde Hadîs Kullanımı,” Abant İzzet Baysal Üniversitesi İla-hiyat Fakültesi Dergisi 6/12 (2018): 372-393.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    524| db
    Ancak tefsir eserlerine dair herhangi bir çalışma yapılmadığı gibi bu eserlere işaret dahi edilmemiştir. Bundan dolayı bu makalede Kefeli müfessirler ve onların tefsirle ilgili eserlerinin tanıtılması uygun görülmüştür. Bu bağlamda tespit edilebilen eserlerinin, evsaf ve muhtevalarına dair özet bilgiler sunulacak, varsa diğer nüshalarına işaret edilecek, ayrıca hayatları hakkında bilgi bulunabilen müellif-lerin kısa biyografileri verilecektir. Müfessirler ve eserler, müfessir adlarının alfabetik sıralaması dikkate alınarak takdim edilecektir.
    Kefeli Müfessirler ve Eserleri
  1. Hamîdüddîn Ahmed b. Muhammed el-Kefevî (ö. ?)
    Müellifin hayatı hakkında kaynaklarda bilgi bulunamamışıtır. Ancak aşağıda tanıtacağımız risâlenin mukaddimesinden anlaşıldı-ğına göre ismi Ahmed, lakabı Hamîdüddîn, nisbesi Kefevî’dir.12 Tespit edilebilen tek eseri tefsirle ilgilidir.
    Risâle fî âyeteyni -ve mine’n-nâsi men yekûlu âmennâ-
    Bursa İnebey Yazma Eser Kütüphanesi, Haraççıoğlu Koleksiyo-nu, nr. 114/8, vr. 385b-390a’da bir mecmuanın içerisinde yer alan risâlenin başka bir nüshasına ulaşılamamıştır. Eser adı muhtevadan, müellif adı mukaddimeden alınmıştır. Bazı kelimeler silik olsa da müellifin adının “Ahmed ibn eş-Şeyh Muhammed el-Kefevî”, laka-bının ise “Hamîdüddîn” olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Eser şeyhülislam namına telif edilmiştir. Ancak hangi şeyhülislam oldu-ğu belirtilmediğinden yazıldığı dönem tespit edilememiştir. Kısa bir hâtime ile son bulmuştur. Ferağ kaydı yoktur. Bazı yerleri okuna-mayacak kadar yıpranmıştır.
    Risâlede, besmele ve hamdeleden sonra eserin hacmine göre uzun sayılabilecek bir mukaddime yer almaktadır. Müellif bu mu-kaddimede ve öncesindeki hamdele bahsinde oldukça edebî bir dil kullanmıştır. Ağırlıklı olarak dua ve övgü ifadelerinden oluşan cüm-
    12 Kırım yarımadasında yetişen alimlerden bahseden kaynaklarda Hamid ismi yukarıda tanıtılan Hamid Bî Nevâ (ö. 1185/1771) için kullanılmaktadır. Hüseyin Vassaf bunun dışında 1215/1800 yılında vefat eden Hamid el-Kırımî adında ikinci bir Hamid’den bahsetmekte ve bunların farklı kimseler olduğunu zikretmektedir. (Osmanzâde Hüse-yin Vassaf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz (İstanbul: Kitabevi, 2015), 3: 348). Bunların dışında Hamid adına rastlanmamaktadır. Kaynaklarda geçen her iki isim de Kırımî nisbesiyle anılmaktadır. Oysa eserini tanıtacağımız müellifin nisbesi Kefevî olduğu gibi Hamîdüddîn lakabını da kullanmaktadır. Dolayısıyla bu iki isimden farklı biri olduğu anlaşılmaktadır.
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 525
    leleri son derece ağdalı, kafiyeli ve ruha tesir edecek şekilde tertip etmiştir. Aynı üslûbu risâlenin sonuna kadar sürdürmüş, lafızlarda-ki ahenk ve uyumu muhtevaya da yansıtmış ve ilmî derinliği olan bir eser meydana getirmiştir.
    Müellif, risâlede münafıkları konu edinen Bakara sûresinin 8 ve 9. ayetlerini ele almıştır. Varak 386b ile 387a’da, Allah Teâlâ’nın Bakara sûresinde, önce kalbi ve dili ile îmân eden, içi-dışı, özü-sözü bir olan müminlerin, ardından bunların aksine davranan, içi ve dışı ile inkâr eden kâfirlerin zikrine yer verdikten sonra üçüncü olarak dili ile îmân edip kalbi ile inkâr eden münafıklara yer verdiğini, bunların kâfirlerin en şerlileri olduğunu, Allah’ı aldatmaya kalkacak kadar şuursuz ve bilinçsiz davrandıklarını ifade etmiş, risâlenin kalan kısmında ise âyetlerin detaylı tefsirini yapmıştır. Ağırlıklı ola-rak dirâyet metodunu kullanmış ve dilsel tahlillere ayrı bir önem vermiştir. Bu bağlamda lügat, iştikak, sarf, nahiv ve balâgat gibi alet ilminin temelini teşkil eden unsurları başarılı bir şekilde tefsire uygulamıştır. Zaman zaman kelâmî tartışmalara da yer vermiştir. Beydâvî gibi ismini zikrettiği bazı müfessirlerin yanında adını zik-retmediği bir kısım müfessirlerden de yararlanmış, daha ziyade Zemahşerî’nin ibarelerini açıklama yoluna gitmiştir. Kendi görüş ve kanaatlerini de ortaya koymuş, yer yer çeşitli âyet ve nakillerle izahlarını teyid ve takviye etmiştir. Risâlenin hacmi küçük olmakla birlikte muhtevasının yoğun olduğu görülmektedir.
  2. Hüseyin Efendi el-Kefevî (ö. 1010/1601)
    Hüseyin Efendi, Kefe’de doğup büyüdüğünden Kefevî nisbesiyle tanınmıştır. Babasının adı İbrahim’dir. İlk tahsilini Kefe’de yapmış ve burada bir süre ticaretle uğraştıktan sonra ilim tahsili için İstan-bul’a gitmiştir. Kanuni Sultan Süleyman devrinin sonlarında İstan-bul’daki medreselerde dinî ve aklî ilimleri okumuştur. Mülâzemetini Karadavudzâde Mustafa Efendi’den tamamladıktan sonra II. Selim zamanında Miftâh Medresesi’ne müderris olmuştur. 977/1569 yı-lında döndüğü Kefe’de şehrin kadısı Mahmud Çelebi’den riyâziyyât ve mûsiki öğrenmiş ayrıca Nakşibendî şeyhi Hâce Ahmed Sadık Taşkendî’ye intisap ederek tasavvuf terbiyesi almıştır. 25 Cemaziye-levvel 999’da (21 Mart 1591) Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Medresesi’nde görevlendirilmiştir. 1002 Ramazanında (Haziran 1594) Sahn-ı Seman müderrisi olmuştur. Yavuz Selim ve Süleyma-niye Darülhadis medreselerindeki hizmetinden sonra 1007 yılı Şa-ban ayında (Mart 1599) mahreç mevleviyetlerinden Kudüs kadılı-
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    526| db
    ğına tayin edilmiştir. Buradan 1008 Şevvalinde (Nisân 1600) Mek-ke kadılığına gönderilmiştir. 1010/1601 yılında Mekke’de vefat etmiştir.13 Vefat yeri konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Örneğin Mehmed Süreyyâ’ya göre Kudüs’te vefat etmiştir.14 Ahmed Bâdî Efendi ise aynı tarihte Edirne’de vefât ettiği ve Zehrimâr Mes-cidi sahasında defnedildiği kanaatindedir. Bu kanaate, kabrinde merkûz nokta taşına “Sultan Selim müderrisi Kefevî Hüseyin Efen-di” ibaresinin menkûş olmasından hareketle varmıştır.15 Ancak Ce-mil Akpınar bu bilgilerin Kefevî’nin hayatı hakkında bilinenlerle uyuşmadığını ve 27 Safer 1010’da (27 Ağustos 1601) Mekke’de vefat ettiği bilgisine itibar edilmesi gerektiğini zikretmektedir.16 Kefevî, kaynaklarda zeki, güzel sesli, güzel ahlâklı, kültürlü, hoş-sohbet ve nüktedan bir kişi olarak vasfedilmiş olup, Arapça ve Fars-ça’yı edebiyatlarıyla öğrendiği, hadis, tefsir, fıkıh ve diğer dinî ilim-lerle birlikte matematik, astronomi ve mûsikiye de vâkıf olduğu ifade edilmiştir.17
    Eserleri: Kaynaklarda Hüseyin Kefevî adına kayıtlı eserler şun-lardır. Şerh-i Gülistan: Saʿdî-i Şîrâzî’nin Gülistan adlı eserinin Türk-çe tercüme ve şerhidir. İstanbul’daki çeşitli kütüphanelerde nüsha-ları bulunmaktadır. Sevânihu’t-tefeʿül ve levâihu’t-tevekkül: Müellif, Osmanlı toplumunda yaygın bir şekilde görülen, bir kitaba bakarak tefeʿül etme konusunda çeşitli kitaplarda yer alan, duruma uygun düşen ifade ve hikayeleri toplayarak bu Türkçe eserini kaleme al-mıştır. Râznâme: Sevânihu’t-tefeʿül’ün İstanbul’da bazı yeni olay ve hatıralar ilavesiyle 192 hikayeye çıkarılmış şeklidir. Şerhu Lâmiyye-ti’l-ʿAcem: Tuğraî’nin meşhur kasidesinin önceki şarihlerinin eserle-rinden derlenerek meydana getirilmiş bir şerhtir. Kasîde-i Nûniye: Hızır Bey’in Kasîde-i Nûniye’sine Türkçe yazılmış şerhtir. Taʿlîkāt
    13 Nevʿizâde Atâî, Hadâiku’l-hakāik fî tekmileti’ş-Şekāik (Şekāik-ı Nuʿmaniye ve Zeyilleri içinde), haz. Abdülkadir Özcan (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1989), 2: 454-456; Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri (İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1333), 1: 276; Bursalı Mehmet Tahir, İdare-i Osmaniye Zamanında Yetişen Kırım Müellifleri (İstanbul: Mat-baa-i Orhaniye, 1335), 10; Cemil Akpınar, “Kefevî Hüseyin Efendi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2002), 25: 186-188.
    14 Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî Yahud Tezkire-i Meşâhir-i Osmâniyye, haz. Ali Aktan – Abdülkadir Yuvalı – Mustafa Keskin (İstanbul: Sebil Yayınıevi, 1995), 2: 203.
    15 Ahmed Bâdî Efendi, Riyâz-ı Belde-i Edirne: 20. Yüzyıla Kadar Osmanlı Edirne’si, haz. Niyazi Adıgüzel-Raşit Gündoğdu (Edirne: Trakya Üniversitesi Yayınları, 2014), 2-1: 1335.
    16 Akpınar, “Kefevî Hüseyin Efendi”, 25: 186.
    17 İsmail Hakkı Aksoyak, “Kefevî, Hüseyin”, erişim: 10 Haziran 2018, http://www.turkedebiyatiisimlersozlugu.com/index.php?sayfa=detay&detay=213.
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 527
    ʿalâ sahîhi’l-Buhârî: Bu taʿlikler gusül hadislerine kadar gelmekte-dir. Taʿlîkāt ʿalâ sahîhi Müslim: Risâle ʿalâ mevâziʿa min Miftâhi’l-ʿulûm: Sekkākî’nin eseri üzerine yazılmış bazı notlardan ibarettir. Şerhu evâili bâbi’l-vekâle bi’l-beyʿ ve’ş-şira’ mine’l-Hidâye: Hanefî fakihi Burhaneddîn el-Merginânî’nin meşhur eseri Hidâye’den alış-verişte vekalet babının başlangıcını açıklayan Arapça bir risâledir. Makāle fî Mevlânâ Muzaffer: Şerh-i Divan-ı Hâfız: Eserin tek nüshası Çelebi Abdullah, nr. 305’tedir. Taʿlîka ʿalâ-Hâşiyeti İmâmiddîn: Mantıkla ilgili bu eserin bir nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi, nr. 4482’dedir. Niksârîzâde Mahmut Efendi İle İlmî Münazaralar, el-Cevâb ʿan iʿtirâzâti’l-Mevlâ Ahmed el- Ensârî ʿalâ mevâziʿa min Tefsîri’l-ʿAllame Ebüssuûd el-ʿÎmâdî,18 Risâle fî tefsîri kavlihi Teâlâ -velâ tekûlenne li şey’in innî fâʿilun zâlike ğaden illâ en yeşâ Allah: Kaynaklarda yer almayan bu son risâlenin tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail, nr. 699/7’dedir. Son iki eseri tefsirle ilgili olup burada tanıtılacaktır.
    Risâle fi’r-reddi ʿalâ iʿtirâzâti’l-Ensârî ʿalâ Ebissuûd
    Süleymaniye Kütüphanesi, Hekimoğlu Ali Paşa Koleksiyonu, nr. 98/1, vr. 1b-28a’da bulunan risâle bir mecmuanın baş tarafındadır. Telif ve istinsah kaydı yoktur. Müellif ve eseri hakkındaki aydınlatı-cı tek bilgi zahriyedeki şu kayıttan öğrenilebilmektedir. “Mâ kete-behü’l-mevlâ el-fâzıl Hüseyin Efendi el-Kefevî mûciben ʿan iʿtirâzâti’l-Mevlâ Ahmed Efendi el-Ensârî ʿalâ Mevâziʿa min Tefsîri’1-ʿAllâme Ebissuûd el-ʿİmâdî”. Eser ve müellif adı, bu bilgi ve muhtevadan hareketle görevli tarafından kataloğa işlenmiş ol-malıdır. Eserin başka nüshasına rastlanamamıştır.
    Devrin müderrislerinden Şemseddîn Ahmed el-Ensârî (ö. 1009/1600),19 Ebüssuûd Efendi’nin (ö. 982/1574) İrşâdü’l-ʿaklî’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm adlı meşhur tefsirindeki bazı görüş-lerini tenkit etmiş, Kefeli Hüseyin Efendi de Ebüssuûd’u savunmak
    18 Eserleri hakkında detaylı bilgi için bk. Bursalı, Osmanlı Müellifleri, 1: 276; Bursalı, Kırım Müellifleri, 10; Akpınar, “Kefevî Hüseyin Efendi”, 25: 186-188; Aksoyak, “Ke-fevî, Hüseyin”.
    19 Osmanlı alimlerindendir. İsmi Ahmed, lakabı Şemseddîn, nisbesi Ensârî’dir. Süleyma-niye, Sahn-ı Seman, Valide Sultan ve Ayasofya gibi medreselerde müderrislik, Edirne, Şam, Kâhire ve İstanbul gibi önemli merkezlerde kadılık, Anadolu ve Rumeli’de ka-zaskerlik yaptı. 1009/1600 senesinde İstanbul’da vefat etti. Envâru’t-tenzîl’e hâşiyesi, Telvîh, Mevâkıf ve Miftâh adlı eserlere taʿlîkâtı ve Hidâye şerhlerine çeşitli ilaveleri vardır (Atâî, Hadâiku’l-hakâik, 2: 1192-1196).
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    528| db
    üzere bu Arapça risâleyi yazmıştır.20 Risâleye gelenekten farklı ola-rak besmele, hamdele, salvele ve mukaddime olmadan doğrudan başlanmıştır. Müellif önce قال الله تعالى ibaresiyle söze başlamış ve ele alacağı âyetin ilgili kısmını zikretmiş, ardından قال العلامة ابو السعود
    lafzıyla Ebüssuûd Efendi’nin ayetle ilgili tefsirini nakletmiş, akabin-de قال المعترض ibaresiyle Ahmed el-Ensârî’nin itirazını aktarmış ve son olarak أقول kelimesiyle kendisi söze başlayarak Ensârî’nin itiraz-larına cevaplar vermiştir. Bu cevapları, meseleyi bazen birkaç yön-den ele alacak şekilde kurgulamış, sözünü güçlendirmek üzere çe-şitli nakillerde bulunmuş, başka âyet ve hadislerle düşüncelerini teyid etmiş, özellikle sarf, nahiv, lügat, iştikak, i’rab, mantık gibi alet ilimlerini istişhadda çokça kullanmıştır. Bu üslûbunu risâlenin sonuna kadar sürdürmüş, 41 âyetin ilgili kısımlarını bu metotla tahlil etmiştir. Metnin içerisinde Ahmed el-Ensârî’nin adını zikret-memiş, “el-Muʿteriz” lafzı ile ona işaret etmiştir. Bahsi geçen lafızla onu kastettiği, zahriyedeki ilgili kayıt ile sayfa kenarlarındaki not-lardan anlaşılmaktadır. Zemahşerî, Beydâvî, Sâdî Çelebi gibi alimle-re nadiren atıfta bulunmuş, daha ziyade kendi re’yi ile Ebüssuûd’un görüşlerini açıklama, Ensârî’nin fikirlerini ise reddetme yolunu seçmiştir. Son derece önemli kelâmi, belâğî, dilsel tahlil ve değer-lendirmeler yapmasına rağmen bunların dışındaki kaynaklara yer vermemiş ya da onları zikretme ihtiyacı hissetmemiştir. Ağrılıklı olarak Kur’ân’ın inzâli, iʿcâzı, belâgat ve fesâhatı, nübüvvet, âhiret, âzab, îmân, tevhîd gibi konuları ele almıştır.
    Risâle fî tefsîri âyeteyni -ve tuhfî fî nefsike mellahü mübdîhi ve tehşennâs; velâ tekûlenne li şey’in innî fâʿilun zâlike ğaden-
    Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail Koleksiyonu, nr. 699/7, vr. 78b-89a’da yer alan risâle bir mecmuanın içerisindedir. Katalog-da eser adı Risâle fî tefsîri kavlihi Teʿâlâ -velâ tekûlenne li şey’in innî fâʿilun zâlike ğaden illâ en yeşâ Allah şeklinde verilmiştir. Ancak 78b-84b varakları arasında Ahzâb sûresi 37. âyetin bir bölümü izah edilirken, 84b-85b varakları arasında Kehf sûresi 23. âyetin bir kıs-mı açıklanmaktadır. Buradan hareketle eser adını başlıktaki şekilde vermeyi uygun gördük. Müellif adı hâtimeden alınmıştır. Telif tari-hi belirtilmemiştir. Ancak mukaddimeden anlaşıldığına göre Sultan Üçüncü Murad’ın 1574-1595 yılları arasındaki hükümdarlığı döne-minde yazılmıştır. Risâlenin temme kaydında “Temmeti’r-risâletü ʿalâ yedi muharrihi ezʿefu ʿibâdillâhi’l-kaviyyi Hüseyin b. İbrahim
    20 Akpınar, “Kefevî Hüseyin Efendi”, 25: 187.
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 529
    el-Kefevî” (Risâle güçlü, kudretli Allah’ın kullarının en zayıfı ve bu risâlenin yazarı Hüseyin b. İbrahim el-Kefevî’nin eliyle tamamlan-dı.) şeklinde bir ibare mevcuttur. Bu ibareden eserin Hüseyin el-Kefevî’ye ait olduğu anlaşılmaktadır. Bu nüshanın müellif hattı ol-ma ihtimali de kuvvetli görünmektedir. Eserin başka bir nüshasına ulaşılamamıştır.
    Müellif, eserin hacmine göre geniş sayılabilecek bir mukaddime yazmıştır. Bu mukaddimede sultanlar ile alimler arasındaki müna-sebeti ele almış ve dönemin sultanı Murad Han’ın ulemadan Ahzâb sûresinin 37. âyetini mütalaa etmelerini ve zihn-i selimleri ile bu âyetin müşkillerini halletmelerini, kapalılıklarını gidermelerini, sır perdelerini aralamalarını, nüktelerini tespit etmelerini istediğini, kendisinin de bu maksatla bu risâleyi yazdığını beyan etmiştir. Mu-kaddimenin büyük bölümünde sultanın şanını yüceltmek üzere övgü dolu ifadeler kullanmıştır. Bunu da, cümlelerini yer yer beyit-lerle zenginleştirerek, son derece edebî bir üslûpla yapmıştır. Sade-ce bu mukaddime bile onun ilmî ve edebî kişiliğini ortaya koyması bakımından önemlidir. Müellifin kullandığı “Sultan ibni es-Sultan Murad Han ibni es-Sultan Selim Han ibni es-Sultan Süleyman Han” ifadesinden, övdüğü sultanın 1574–159521 yılları arasında hüküm-dar olan Sultan Üçüncü Murad olduğu anlaşılmaktadır.
    Yazarın eserde, rivâyet metodundan istifade etmekle birlikte ağırlığı dirâyet metoduna verdiği göze çarpmaktadır. Sözünü teyid etmek için başka âyet ve hadisleri istişhadda kullanmıştır. Çeşitli kaynaklardan yararlanmış ve nakillerde bulunmuştur. Faydalandığı isimlerin başında Beydâvî, Zemahşerî, Râzî gibi müfessirler gelmek-tedir. Beydâvî hâşiyelerinden de çokça faydalanmıştır. Ayrıca za-man zaman “kâle baʿzu’l-fuzâlâ, kâle baʿzu’l-muhakkikîn” lafızlarını kullanarak isim vermeden çeşitli kimselere atıfta bulunduğu da olmuştur. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki sadece belli görüş-leri nakletmekle kalmamış, bu görüşleri değerlendirmiş, araların-dan tercihlerde bulunmuş, hatalı olduğunu düşündüklerini tashih etmiş, yeri geldikçe kendi düşüncelerini açıkça beyan etmekten çekinmemiştir.
    Risâlede, Hz. Peygamber’in Hz. Zeyneb’le evliliğini ve buna bağlı bazı hususları konu edinen Ahzâb sûresinin 37. âyetinin وَتُخْفِي
    فِي نَفْسِكَ مَا ه اللهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى ال ه ناسَ “Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi için-
    21 Bekir Kütükoğlu, “Murad III”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2006), 31: 172.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    530| db
    de gizliyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun” kısmı ele alınmakta-dır.22
    Müellif, risâlede ağırlıklı olarak tefsirlerde geçen “gizleme” ve “çekinme” konusundaki tartışmaları ele almış ve değerlendirmiştir. Ona göre Zeyneb’in boşanacağı ve Hz. Peygamber’in eşi olacağı bilgisi, Allah’ın Hz. Peygamber’e verdiği bir sırdı ve zamanı gelince açıklanacaktı. Bu sırrı önceden açıklaması münafıkların dedikodu yapmasına, çeşitli dolaplar çevirmesine neden olabilirdi. Bundan dolayı “Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi gizliyordun” sözü bir kınama değil vakıanın ifadesidir. “Kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun” cüm-lesi de bazılarının dediği gibi “Allah’tan çok halktan çekiniyorsun” manasına değil bilakis çekinilmeye layık olan Allah’tır, O evlenmeni emrettiğine göre insanlardan çekinmene gerek yoktur şeklinde an-laşılmalıdır (vr. 80a-b).
    Müfessir bu minvalde daha başka açıklamalar da yaparak söz konusu âyetle ilgili izahlarını bitirdikten sonra girizgâh mahiyetinde bazı özlü ifadeler kullanmış, ardından vr. 84b’den itibaren vr. 85a’nın sonuna kadar “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, ‘Şu işi yarın yapacağım’ deme!” (Kefh, 18/23) âyetini tefsir etmeye başlamıştır. Vr. 85b-86a’da farklı bir konuya geçerek, maymunlar ile domuzların Allah Teâlâ’nın mesh ettiği insanlardan olup olma-dığı konusundaki bir rivâyete ve bu konudaki görüşlere yer vermiş, ardından bazı değerlendirmelerde bulunmuştur. Konu ile ilgili âyet-lere ise temas etmemiştir. Vr. 86b’den risâlenin sonuna kadar Hidâye ve Nihâye gibi fıkıh kitaplarını merkeze alarak nafaka konu-sunu ele alıp değerlendirmiştir. Risâlenin geneline bakıldığında müellifin aynı üslûbu kullandığı görülmektedir. Önce konu ile ilgili temel kaynaklardan nakillerde bulunmuş, ardından bu görüşleri değerlendirmiş ve son olarak da “kâle’l-ʿabdü’l-hakîr” diyerek kendi
    22 Ayetin tamamı şöyledir. وَإيذْ تَ قُولُ ليلَّ ي ذي أَنْ عَمَ اللَّهُ عَلَيْيه وَأَنْ عَمْتَ عَلَيْيه أَمْ ي سكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّيق اللَّهَ وَتُُْيفي يفِ ن فَْ ي سكَ مَا اللَّهُ مُبْ ي دييه
    وَتَُْشَى النَّاسَ وَاللَّه أَحَقُّ أَن تَُْشَاهُ فَ لَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِّنْ هَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا ليكَيْ لََ يَكُونَ عَلَى الْمُؤْيمنيينَ حَرَجٌ يفِ أَزْوَاي ج أَدْ ي عيَائييهمْ إيذَا قَضَ وْا يمنْ هُنَّ وَطَرًا وَكَانَ
    أَمْرُ اللَّيه مَفْعُولًَ “Bir zaman, Allah’ın kendisine lutufta bulunduğu, senin de lutufkâr davran-dığın kişiye, ‘Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork’ demiştin. Bunu derken Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun, kendisinden çekinme hususunda Al-lah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd eşiyle ilgisini kesince /ondan ayrılınca müminlere, evlâtlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eş-leriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik. Al-lah’ın emri elbet yerine getirilecektir.” (Ahzâb, 33/37).
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 531
    görüşünü beyan etmiştir. Mukaddimede risâlenin yazılış amacını Ahzâb sûresinin 37. âyetini izah etmek olarak bildirmiş, ancak de-vamında üç farklı konuya daha yer vermiştir. Bu durum, yazarın farklı zamanlarda kaleme aldığı dört ayrı risâleyi bir eserde cem ettiği izlenimi uyandırmaktadır.
  3. İbrahim b. Yusuf b. Mustafa el-Hanefî el-Kefevî (XVIII. Yüzyıl?)
    Müellifin hayatı hakkında kaynaklarda bilgi bulunamamıştır. Aşağıda tanıtılacak olan risâledeki kayıtlardan analaşılıdığına göre müellifin adı İbrahim, babasının adı Yusuf, dedesinin adı Musta-fa’dır. Kırım’ın Kefe şehrinden olup Hanefî mezhebine mensuptur. Risâlesi 1176/1763 yılında istinsah edildiğine göre o tarihlerde ya da öncesinde yaşamış olmalıdır.
    Risâle fî tefsîri kavlihî teâlâ -yevme ye’ti baʿzu âyâti rabbik-
    Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye Koleksiyonu, nr. 185, vr. 153b-165b’de yer alan eser, muhtelif hatlarla yazılmış olan çeşitli risâlelerin bulunduğu bir mecmuanın içerisindedir.23 Eser adı muh-tevadan hareketle görevli tarafından verilmiştir. Müellif adı mu-kaddimede, “İbrahim b. Yusuf b. Mustafa el-Hanefî el-Kefevî” şek-linde geçmektedir. Telif tarihi kayıtlı değildir. 1176/1763 yılında Muhammed Nazif adlı bir zât tarafından istinsah edilmiştir. Başka bir nüshasına ulaşılamamıştır.
    Risâlede besmele, hamdele ve salveleden sonra bir mukaddime yer almaktadır. Bu mukaddimede risâlenin yazılış maksadı açık-lanmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla müellifin yaşadığı dönemde bazı alimler, يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لاَ يَنفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِن قَبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي
    إِيمَانِهَا خَيْرًا “Rabbinin bazı ʿalâmetleri geldiği gün, önceden inanma-mış ya da îmânında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık îmânı bir fayda sağlamaz.” (Enʿam, 6/158) âyetindeki müşkillerin izahı ile meşgul olmuşlar ve o da bu konudaki müşkilleri gidermek üzere böyle bir risâle yazmaya karar vermiştir. Risâlede ele alınan âyetin
    23 Risâlenin bulunduğu mecmuanın zahriyesinde “Envâru’t-tenzîl ve diğerlerinin (diğer tefsirlerin) müşkillerinin halli” şeklinde bir ibare kayıtlıdır. Mecmuada bu müşkillerin giderilmesi için yazılan 11 risâle yer almaktadır. Bu risâlelerin büyük çoğunluğu Bey-dâvî Tefsiri’ndeki bazı konulara taʿlika olarak yazılmıştır. Ele aldığımız risâlede de Beydâvî’den istifade edilmiş olmakla birlikte bu eserin ona taʿlika olduğu beyan edil-memiştir. Dolayısıyla kanaatimize göre bu risâlenin taʿlika değil de özgün bir telif eser olarak değerlendirilmesi daha isabetli olacaktır.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    532| db
    ve dolayısıyla risâlenin konusu, kıyamet alâmetleri ortaya çıktığında yapılan îmânın ya da bu alâmetler zuhûr etmeden önce îmân etmiş, fakat îmânlı olarak herhangi bir hayır kazanmamış olan kimseye îmânın fayda verip vermeyeceği hakkındadır. Bu konu, öteden beri, mezhepler arasında tartışılmış ve genel olarak kıyamet alâmetleri ortaya çıktıktan sonra yapılan îmânın geçerli olmayacağı görüşü benimsenmiştir. Ancak amelsiz îmânın fayda verip vermeyeceği konusunda ihtilafa düşülmüştür. Ehl-i sünnet alimleri fayda verece-ği kanaatinde iken muʿtezile alimleri bunun aksini düşünmektedir-ler. Müellif, muʿtezile alimlerden Zemahşerî’nin bu konudaki görüş-lerini naklettikten sonra Beydâvî’nin onun iddialarını üç vecihle reddettiğini ifade eder. Zemahşerî’nin görüşlerini isabetsiz bulur. Beydâvî’nin açıklamalarını ise tasvib eder. İfadelerinde tutarsızlık, meseleyi izahında herhangi bir problem görmez. Ancak izaha muh-taç olduğunu düşündüğü yerleri ağırlıklı olarak dirâyet metoduna başvurmakla birlikte rivâyet metodundan da yararlanarak şerh eder. Yer yer konuları açıklamak ve görüşlerini desteklemek üzere başka âyetlere de müracaat eder. Hatta Enʿam 158. âyetin de aslın-da muʿtezilenin aleyhine delil olduğunu savunur. Müşkilleri hal-letmek sadedinde çok sayıda hadis nakleder ve bu hadislerle ilgili değerlendirmeler yapar. Söz konusu âyetteki iʿrab kaideleri ve kı-raat vecihlerini bütün yönleri ile ele alır, muhtemel anlamlarını izah eder. Derinlemesine dilsel tahliller yapar. İtikadî mezhepler arasın-daki derin kelâmî tartışmalara yer verir. Bütün bunları soru cevap üslubu ile yapar. Yeri geldikçe belâğî açıklamalarla da sözünü teyid eder. İbn Hâcib, Irâkî, İbn Hacer, Şihâbüddîn Hafâcî gibi alimler ile Basra ve Kûfe dil ekollerine zaman zaman atıflarda bulunur.
  4. Muhammed b. Mahmud el-Kefevî (XVI. Yüzyıl)
    Muhammed b. Mahmud el-Kefevî’nin kim olduğu tam olarak tespit edilememekle birlikte, eserini yazdığı 957 yılı dikkate alındı-ğında, o tarihlerde yaşamış olan ve kaynakların Kırımlı Muhammed Efendi diye tanıttığı zât olabileceği ihtimali akla gelmektedir. Mu-hammed Efendi, meşhur mürşid Nureddinzâde’nin halifelerinden olup onun yanında tasavvuf eğitimini tamamladıktan sonra Var-na’da uzun süre zâviyedarlık yapmıştır. 1018/1609 yılında vefat etmiş ve buradaki caminin haziresine defnedilmiştir. İslâmî ilimlere, özellikle de tefsire vukufiyeti olan iyi bir mürşid ve vaiz olduğu
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 533
    ifade edilmiştir.24 Hayatından bahseden kaynaklar eserlerinden bahsetmese de “Tefsire vukufiyeti vardı” ifadesi, bu eserin ona ait olabileceği tezini güçlendirmektedir. Yine yaşadığı dönem ve baba adı dikkate alındığında meşhur alim Şeyh Mahmud b. Süleyman el-Kefevî’nin (ö. 990/1582) oğlu olma ihtimalinin bulunduğu da söy-lenebilir. Her ne kadar Mahmud el-Kefevî’nin hayatından bahseden kaynaklar25 böyle bir oğlu olduğundan söz etmese de bu uzak bir ihtimal değildir.
    Kütüphane katalog kayıtlarında Muhammed b. Mahmud el-Kefevî adına kayıtlı iki eser olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan biri, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi, Konya İl Halk Kütüphane-si, nr. 41/1, vr. 61-132b’de, Taʿlîkā ʿalâ Hâşiye Şerhi’l-Muhtasar adıyla kayıtlıdır. Tespit fişinde yer alan bilgilere göre Fıkıhla ilgili Arapça bir eser olup telif ve istinsah tarihi kaydedilmemiştir. Diğeri Samsun İl Halk Kütüphanesi, nr. 614’te Tefsir Hâşiyesi ismiyle yer almaktadır.
    Tefsir Hâşiyesi
    Milli Kütüphane, Samsun İl Halk Kütüphanesi Bölümü, nr. 614’te müstakil bir halde bulunan eser 278 varaktan müteşekkil olup eser adı zahriyeden alınmıştır. Müellif adı da zahriyede geçen, من نعم الله على عبده الفقير محمد بن محمود الكفوي الحقير تغمده الله بغفرانه القدير آمين“ ” şeklindeki kayıttan alınmış olmalıdır. Hâtimedeki ifadelerden 957 yılında telif edildiği ve müellif hattı olduğu anlaşılmaktadır. Eserin Kefevî’ye aidiyeti konusunda zahriyedeki kayıttan başka bilgi bu-lunmamaktadır. Başka bir nüshasına da ulaşılamamıştır.
    Yapılan inceleme ve mukayesede eserin, 44. ayetten itibaren Bakara sûresinin sonuna kadar Beydâvî’nin Envâru’t-tenzîl adlı tefsi-rine yazılmış geniş çaplı bir hâşiye olduğu görülmüştür. Esere bes-mele, hamdele ve salveleden sonra direk Bakara sûresi 44. âyetin tefsiri ile başlanmış olup mukaddimeye yer verilmemiştir. Bu du-rum ayrı bir ciltte öncesinin bulunabileceğine işaret etmektedir. Müellif, ağırlıklı olarak dirâyet metodunu kullanarak, Beydâvî’nin
    24 Atâî, Hadâiku’l-hakâik 2: 599; Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, 4/1: 166.
    25 Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, 4/1: 373; Bursalı, Osmanlı Müellifleri, 2: 19; Bursalı, Kırım Müellifleri, 34. Ahmet Özel, “Kefevî, Mahmûd b. Süleyman”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2002), 25: 185-186. İsmail Paşa el-Bağdâdî, Hediyyetü’l-ârifin esmaü’l-müellifin ve âsâru’l-musannifîn, tsh. Kilisli Rifat Bil-ge-İbnülemin Mahmûd Kemâl İnal (Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1951), 2: 413; Ömer Rıza Kehhâle, Muʿcemu’l-müellifîn (Beyrut: Müessesetü’r-risâle, 1993), 3: 809.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    534| db
    kısa ibarelerini tafsilatlı bir şekilde izah etmiştir. Zemahşerî ve Ne-sefî’nin tefsirleri ile Beydâvî’nin diğer hâşiyeleri başta olmak üzere çok sayıda kaynaktan istifade etmiştir. Ulemanın görüşlerinin naklî yanında kendi görüş ve düşüncelerini de açıkça belirtmiştir. Kelime-lerin sarfı, iştikakı ve anlamları üzerinde çokça durmuş, belâgat konularına ayrı bir önem vermiştir. Kıraat vecihleri, fıkıh, kelâm ve akaid gibi konularda da kayda değer izahlar yapmıştır.
  5. Muhammed b. Mustafa el-Akkirmânî el-Kefevî (ö. 1174/ 1760)
    Akkirmânî, Kırım’ın Kefe şehrinden olan Hacı Hamid Musta-fa’nın oğludur. Asıl adı Muhammed’dir. Bir süre müderrislik yaptık-tan sonra 1167/1753’te İzmir mollası, 1172/1758’de Mısır kadısı olmuştur. Daha sonra Saray-ı Hümayun Hocası olarak görev yap-mıştır. 1173/1759 yılında Mekke kadılığına tayin edilmiş ve 1174 Muharrem ayında (Ağustos 1760) orada vefat etmiştir.26 Mala, mülke değer vermeyen, fakr-u zarûret içerisinde yaşayan, ilmi, irfa-nı ve eserlerinin çokluğu ile tanınan bir zât olduğu ifade edilmiş-tir.27
    Kırımlı bir aileye mensup olmasına rağmen Akkirmânî ismiyle anılması, doğup büyüdüğü Akkirmân28 şehrine nispetledir. Hâşiye ʿale’l-Hüseyniyye adlı eserinin sonunda, eserin müstensihi şunları ifade eder: “İtikadda Mâturîdî, mezhepte Hanefî ve Akkirmân do-ğumlu Muhammed b. Mustafa’nın eseri burada sona erdi.” Bu ifade-ler ve benzerleri, Akkirmânî lakabının bundan dolayı kendisine verildiğini göstermektedir.29 Kaynaklarda ve kütüphane katalog kayıtlarında telif, tercüme, şerh ve hâşiyelerden oluşan toplam 60 kadar eser Akkirmânî’ye nispet edilmektedir. Aklî ve dinî ilimlerin
    26 Bursalı, Osmanlı Müellifleri, 1: 214; Bağdâdî, Hediyyetü’l-ârifin, 2: 332; Kehhâle, Muʿcemü’l-müellifîn, 3: 719; Sâkıb Yıldız, “Akkirmânî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1989), 2: 270.
    27 Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, 4/1: 290.
    28 1944’ten sonra adı Belgorod-Dnestrovski olarak değiştirilen Akkirmân, günümüzde Ukrayna sınırları dahilinde olan Odesa eyaletine bağlı elli binin üzerinde nüfusu olan bir şehirdir. Birkaç kez Rusların eline geçti ise de 1812 Bükreş Antlaşması’na kadar Osmanlı idaresinde kaldı. XVII. yüzyılda Akkirmân’ı ziyaret eden Evliyâ Çelebi (Mayıs 1658) burada kale, medrese, hamam ve camiler ile 1500 kadar ahşap ev bulundu-ğundan, Meyak Geçidi’nden, Meyak Baba Sultanın Dinyester nehri yakınındaki türbe-si ile civarında medfun şehitlerden bahseder. Mustafa L. Bilge, “Akkirman”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1989), 2: 269-270.
    29 Ahmet Bozyiğit, Akkirmânî’nin Felsefî Görüşleri (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversi-tesi, 2006), 24.
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 535
    çeşitli dallarına ait olan bu eserlerin bir kısmı matbu bir kısmı ise yazmadır.30 Müellifin tefsirle alakalı tespit edilebilen eserleri şun-lardır:
    Risâletü’l-besmele ve’l-hamdele ve’t-tasliye
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin Yazmaları, nr. 0573/01, vr. 1b-11b’de bulunan risâle, içerisinde çeşitli besmele tefsirlerinin de bulunduğu bir mecmuanın baş tara-fındadır. Eser adı katalogda Risâletü’l-besmele, zahriyede ise Risâle-tü’l-besmele ve’l-hamdele ve’t-tasliye şeklinde kayıtlıdır. Serlevhada ise eser adı Risâletü’l-besmele, meüllif adı Muhammed Akkirmânî şeklinde verilmiştir. Telif tarihi belirtilmemiş olup 1168/1754 yılın-da Salih b. Muhammed el-Bosnevî tarafından istinsah edilmiştir. Çeşitli kütüphanelerde çok sayıda yazma nüshası mevcuttur.31
    Akkirmânî’nin bu risâlesi besmele, hamdele ve salavât-ı şerife hakkında hazırlanmış orta hacimli, ancak zengin muhtevalı bir eserdir. Dili Arapça’dır. Hedef kitle ilim ehlidir. Bundan dolayı met-ni zordur. Dönemin şartlarına ve anlayışına göre sistematik olduğu söylenebilir. Müellif, Beydâvî ve Zemahşerî’nin yanı sıra Râzî, Halil b. Ahmed, Zeccâc, Sekkâkî, Sa’düddîn et-Teftâzânî ve Ebû’l-Hasan el-Eş’ârî gibi tefsir, dil, belâgat ve kelâm alimlerinden istifade etmiş ve onların görüşlerini bazen doğrudan, bazen de mefhum olarak aktarmıştır. Yer yer alıntı yaptığı müellifin adını zikrederken, bazen de Tefsîr-i kebîr, Envâru’t-tenzîl, Keşşâf, Muhtasaru’l-meânî, Fütühât gibi eser adlarına yer vermiştir. Hâşiyetü’l-Beydâvî, Hâşiyetü’l-Keşşâf şeklinde de atıfları vardır ancak bu hâşiyelerin kimlere ait olduğunu belirtmemiştir. Kaynağını zikretmediği görüşler için “Kûfiyyûn”, “Basriyyûn”, “Cumhur”, “Bazıları” gibi ifadeler; zayıf bulduğu gö-rüşler için ise “kîle” lafzını kullanmıştır.
    Eserde, besmeleyi oluşturan ba, isim, Allah, er-rahmân ve er-rahîm lafızları ( ب، اسم، الله، الرحمن، الرحي م ), özellikle iştikak, sarf, nahiv, belâgat, kitabet ve anlam yönünden tek tek ve sırasıyla ele alınıp tahlil edilmiş, ne gibi görev ve fonksiyonlarının olduğu izaha çalı-
    30 Eserler hakkında detaylı bilgi için bk. Bağdâdî, Hediyyetü’l-ârifin, 2: 32; Yıldız, “Ak-kirmânî”, 2: 270; Mustafa Bal, Muhammed bin Mustafa Akkirmânî ve İtikâdî Görüşleri (Yüksek Lisans Tezi, Gümüşhane Üniversitesi 2017), 15-18; Bozyiğit, Akkirmânî’nin Felsefî Görüşleri, 16-23.
    31 Bazı nüshaları için bk. Süleymaniye Kütüphanesi, Bağdatlı Vehbi Bölümü, nr. 1877, vr. 142b-151b; Milli Kütüphane, Yazmalar Koleksiyonu, nr, 3258/1, vr. 1b-8a; Sü-leymaniye Kütüphanesi, Düğümlü Baba Bölümü, nr. 449, vr. 150b-165b.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    536| db
    şılmıştır. Harfi cerrin muteallâkı, görevi, anlamları, isim lafzının ibarede yer alması, lafza-i celâl ile ilişkisi, Allah lafzının kökeni, anlamları, rahmân ve rahîm isimlerinin iştikakları, özellikleri, yük-lendikleri manalar, takdim-tehirleri gibi konular o dönemin şartla-rına göre sistematik bir şekilde okuyucuya aktarılmıştır. Hamdele ve salveledeki lafızlar da aynı üslupla açıklanmıştır. Eserde dilbilim-sel izahlara ilaveten zaman zaman felsefî ve kelâmî konulara da değinilmiştir. Sûre başlarındaki besmelenin müstakil bir âyet sayılıp sayılmaması, Fatiha’dan olup olmaması, namazda okunması gibi fıkhi konulara ise girilmemiştir. Bir iki rivâyet hariç besmelenin faziletine dair hususlara da yer verilmemiştir.
    Havaş ʿalâ sûreti’l-Fâtiha min Tefsîri’l-Beydâvî
    Topkapı Müzesi Kütüphanesi, Emanet Hazinesi Bölümü, nr. 1722’de bulunan risâle 237 varaklık bir mecmuanın 1b-29b varak-ları arasında yer almaktadır. Hâtimesinde istinsah kaydı yoktur. Ancak zahriyede yer alan “Akkirmânî Muhammed merhumun kendi nefs-i nefisleri içün yazdığı nüsha-i nefîsedir” ibaresi, bu risâleleri, Akkirmânî’nin bizzat kendisinin yazdığını göstermektedir. Yazı tipi de risâlelerin tek kalemden çıktığını doğrular niteliktedir. Ayrıca müellifin hattının son derece mükemmel olduğunu da belirtmek gerekir. Risâleler farklı alanlarla ilgilidir. Birinci sıradaki risâle Fâtiha sûresinin hâşiylerine dair telif bir eserdir. Devamında Bey-dâvî’nin Envâru’t-tenzîl adlı tefsirinden Fâtiha ve Bakara sûreleri istinsah edilmiş ve sayfa kenarlarında açıklanmıştır. Mecmuadaki diğer risâleler sadece istinsah edilmiştir. Zahriyede sonradan oluş-turulduğu anlaşılan bir fihrist vardır. Bu fihristte eser ve müellif adları ile sayfa numaraları yer almaktadır.
    Akkirmânî, mecmuanın 1b-29b varakları arasında Beydâvî’nin Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t-te’vîl adlı tefsirinden Fâtiha sûresini ele almaktadır. Esere besmele, hamdele ve salveleden sonra “ وبعد: فهذه
    حواش على سورة الفاتحة من تفسير البيضاوي جمعتها من حواشي صاحب الكشف والسعد
    والسيّد على الكشّاف ” şeklinde bir ibare ile başlamaktadır. Bu ibarede geçen Sâhibü’l-Keşf,32 ve’s-Saʿd,33 ve’s-Seyyid34 lafızlarından anla-
    32 Akkirmânî, müellifi eserine izafe ederek “Sâhibü’l-Keşf” diye anmaktadır. Eser, Ebû Hafs Sirâcüddîn Ömer b. Abdurrahman b. Ömer el-Kazvînî’nin (ö. 745/1344) Zemah-şerî’nin Keşşâf’ına yazdığı hâşiyedir. el-Keşf ʿale’l-Keşşâf, Keşfu’l-Keşşâf, el-Keşf an Müş-kilâti’l-Keşşâf isimleriyle çeşitli kütüphanelerde çok sayıda nüshası vardır. Kehhâle, Muʿcemu’l-müellifin, 2: 561. Şükrü Maden, Tefsirde Hâşiye Geleneği ve Şeyhzâde’nin Envâru’t-Tenzîl Hâşiyesi (İstanbul: İSAM Yayınları, 2015), 327.
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 537
    şıldığına göre eseri, adı geçen muhaşşilerin Keşşâf’a yazdığı hâşiye-lerden istifade ile hazırlamıştır. Müellif söze “kavluhû” lafzı ile baş-layarak önce Beydâvî’nin izaha muhtaç olan ibaresini vermiş, ar-dından bahsi geçen hâşiyeler başta olmak üzere zaman zaman deği-şik kaynaklardan da faydalanarak bu ibareleri tafsilatlı bir şekilde şerh etmiştir. Kaynaklar arasında karşılaştırmalar yapmış ve alıntı yaptığı kaynağı umumiyetle zikretmiştir. Zaman zaman “ve fî baʿzı’n-nüseh” ibaresi ile Envâru’t-tenzîl’in nüshaları arasındaki fark-lılıklara temas etmiştir. Fâtiha’nın âyet sayısı, nüzül sebebi, isimleri, namazda tilaveti gibi hususlardan gramer tahlillerine kadar her konuya yer vermiş, özellikle besmele ile ilgili tafsilatlı açıklamalar yapmıştır. Besmelenin başındaki “bâ” harfi cerri, müteallakları, isim, Allah, rahman ve rahim lafızları, bunların kök, türev ve mana-ları, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olup olmadığı, sûre başlarında müstakil bir âyet olarak yer alıp almadığı gibi konularda mevcut görüşleri zikrederek değerlendirmelerde ve tercihlerde bulunmuş-tur. Yer yer kendi özgün fikirlerini ortaya koymakla birlikte, kısa mukaddimede de ifade ettiği gibi, ağırlıklı olarak Keşşâf hâşiyele-rinden istifade ile Beydâvî’nin kapalı lafızlarını açıklamıştır.
    Görebildiğimiz kadarıyla müellif Ebû Hafs Ömer el-Kazvînî’ye her defasında “Kâle Sâhibü’l-Keşf” lafzı ile, Saʿdüddin et-Teftâzânî’ye bazen “Kâle Saʿd” bazen de “Kâle et-Teftâzânî” lafzı ile, Seyyid Şerif’e ise bazen “Kâle Seyyid” bazen “Kâle Seyyid kuddi-se sirruhu” bazen de sadece “Kuddise sirruhu” lafızları ile atıfta bulunmuştur.
    Mecmuanın 30b-39b varakları arasında Fâtiha suresi tefsiri, 40a-179a varakları arasında ise Bakara sûresi tefsiri yer almakta, vr. 179a’nın ortasından itibaren Âl-i İmrân sûresinin tefsirine geçilmek-te, ancak birkaç satır sonra ibare yarıda bırakılarak eser son bul-makta ve mecmuanın devamında başka risâleler sıralanmaktadır. Fâtiha ve Bakara sûresinin yer aldığı kısımla ilgili telif ve istinsah kaydı yoktur. Ancak yapılan incelemede bu iki sûrenin tefsirinin Beydâvî’nin Envâr’ından istinsah edildiği anlaşılmıştır. Müstensih adı belirtilmemiş olmakla birlikte mecmuadaki risâlelerin tamamı-nın tek hatla yazıldığı dikkate alındığında bu kısımların da Ak-kirmânî tarafından istinsah edildiği söylenebilir. Eserde Beydâvî’nin
    33 Saʿdüddin Mesʿûd b. Ömer et-Teftâzânî’dir (ö. 792/1389). Zira onun Hâşiye ʿale’l-Keşşâf adlı eseri meşhurdur. Bk. Maden, Tefsirde Hâşiye Geleneği, 328.
    34 Seyyid Şerîf Ali b. Muhammed el-Cürcânî’dir (ö. 816/1413). Hâşiye ʿale’l-Keşşâf adlı eseri meşhurdur. Maden, Tefsirde Hâşiye Geleneği, 329.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    538| db
    metni sayfa ortasına gelecek şekilde yazılmış ve sayfa kenarında ise izah edilmiştir. Bu izahları hemen her sayfada görmek mümkündür. Özellikle Bakara sûresi ile ilgili izahların ana metinden daha yoğun olduğu söylenebilir. Yapılan incelemede bu açıklamaların hat, dil ve üslûp bakımından bir önceki risâle ile benzer özellikler taşıdığı gö-rülmüştür. Dolayısıyla bütün bunların Akkirmânî’ye ait olma ihti-mali kuvvetle muhtemeldir. Böyle kabul ettiğimiz takdirde onun Beydâvî tefsirinden Fâtiha ve Bakara sûresine hâşiye yazdığını söy-leyebiliriz. Bu durumda mecmuanın ilgili varakları arasındaki bö-lüm Hâşiye ʿalâ sûreti’l-Fâtiha ve’l-Bakara min Tefsîri’l-Beydâvî şek-linde isimlendirilebilir. Mecmuadaki diğer risâleler farklı yazarlara ait olup sadece istinsah edilmişlerdir.
    Hâşiye ʿalâ cüzi’n-Nebe’ min Tefsîri’l-Beydâvî
    Topkapı Müzesi Kütüphanesi, Emanet Hazinesi Bölümü, nr. 603,35 vr. 1b-156b’de yer alan eser katalogda Tefsîru Sûreti’n-Nebe’ adıyla kayıtlıdır. Ancak eseri sadece Nebe’ sûresinin tefsiri gibi gös-teren bu kayıt hatalıdır. Zira müellif mukaddimede “Hâzihi’l-havâş ʿalâ cüzi’n-Nebe’ min Tefsîri’l-Beydâvî” ibaresiyle eserin Beydâvî’nin ʿamme cüzü tefsirine yazılmış bir hâşiye olduğunu açıkça belirtmiş-tir. Kendi adını da hem mukaddimede, hem hâtimede Muhammed b. Mustafa el-Akkirmânî diye vermiştir. Nisbelerini ise hâtimede, “el-Akkirmânî müvelleden, el-Mâturîdî iʿtikaden, el-Hanefî mezhe-ben” şeklinde belirtmiş ve bu eseri hicri 1157 yılı Ramazan ayında (1744) telif ettiğini kaydetmiştir. Eser müellif nüshası olup nefis bir hatla yazılmış ve gayet iyi korunmuştur. el-Haramu’l-Mekkî nr. 35 [341]’de Tefsîru cüz’i ʿamme başlıklı bir nüshası daha mevcuttur.36
    Müellif, esere besmele, hamdele ve salveleden sonra kısa bir mukaddime ile başlamış ve Nebe’ sûresinden başlayarak Nâs sûre-sinin sonuna kadar Beydâvî’nin ʿamme cüzü tefsirinin tamamını şerh etmiştir. Mukaddimede bu eseri, diğer hâşiyeleri ve alimlerin bu konulardaki görüşlerini iyice inceledikten sonra kendi fikirlerini de ilave ederek hazırladığını beyan etmiştir.
    Sûreye giriş mahiyetinde her sûrenin ismi, nüzül yeri ve âyet sayısı hakkında bilgiler vermiş, selef alimlerinin bu konulardaki görüşlerini nakletmiş, ittifak ve ihtilaf edilen hususlara temas etmiş,
    35 el-Fihrisü’ş-şâmil adlı kaynakta bu yer numarası 583/1 diye verilmiştir. Bk. Komisyon, el-Fihrisü’ş-şâmil li’t-türâsi’l-ʿArabiyyi’l-İslâmiyyi’l-mahdûd mahdûdâtu’t-tefsîr ve ʿulûmuhu (Ammân: Müessesetü âli’l-beyt, 1987), 2: 768.
    36 Komisyon, el-Fihrisü’ş-şâmil, 2: 768.
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 539
    bazı sûrelerin nüzül sebebine yer vermiştir. Her sûrenin bitiminde Beydâvî’nin zikrettiği hadislerin sıhhati konusunda görüş beyan etmiş ve ardından “temmeti’l-havâşî bi hamdillah”, “temmeti’l-havâşî ve’l-hamdü lillahi vahdeh” tarzında ibarelerle o sûrenin sona erdiğine işaret etmiştir.
    Müellif risâlede rivâyet ve dirâyet metodunun her ikisini de kullanmış, ancak dirâyet üslubuna ağırlık vermiştir. Özellikle keli-me tahlillerine, iʿrab kaidelerine, belâgat uygulamalarına, kıraat vecihlerine genişçe yer vermiş, bu konularda pek çok görüşün nak-line itina göstermiş ve aralarında karşılaştırmalar yapmıştır. Kendi-sinden önceki alimlerden çokça istifade etmiştir. İsâmüddin (ö. 945/1538), Şihâbüddîn el-Hafâcî (ö. 1069/1659), Ebû Hafs Sirâcüddîn Ömer el-Kazvînî (ö. 745/1344), Şeyhzâde (ö. 950/1543) en çok müracaat ettiği muhaşşiler, Zemahşerî (ö. 538/1144), Fahrüddîn er-Râzî (ö. 606/1210) Ebû Hayyân el-Endelûsî (ö. 745/1344), Ebüssuûd Efendi (ö. 982/1574) ise en çok başvurduğu müfessirlerdir. Bunların dışında bir hayli isimden ve kaynaktan faydalanmıştır. Yaptığı nakillerde teslimiyetçi olmamış, aralarında değerlendirmeler yapmış ve isabetli bulduğunu genellik-le “asvabu” lafzı ile tercih etmiştir.
    Müellif, esere kısa bir hâtime ile son vermiştir. Bu hâtimede eserini ulemanın görüşlerinden derlediğini ve yeri geldikçe kendi görüşlerini de beyan ettiğini, izaha muhtaç olan hususları açıkladı-ğını ifade etmiş, Allah’a dua ve hamd, Rasûlullah’a salatu selam ile eseri tamamlamıştır.
    El-Fihrisü’ş-Şamil adlı kaynakta müellifin tefsirle ilgili Risâletu el-Akkirmânî ʿalâ kavli’l-Beydâvî fî tefsîri âyeti -Fe inlem yaʿtezilûkum- (Nisâ, 4/91) başlıklı bir risâlesinin Kahire Dâru’l-Kütüb, nr. 49/1’de kayıtlı olduğu ifade edilmektedir.37 Bu esere ulaşma imkanı bulamadık. Ancak Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, nr. 1408/2’de Beydâvî’nin -Fe inlem yaʿtezilûkum- âyetinin tefsiri üzerine yazılmış bir risâle mevcuttur. Bu risâlede müellif adı kayıtlı değildir. Fakat vr. 14a’nın sayfa kenarında, met-nin içerisinde yapılan bir alıntı ile ilgili olarak, “el-kâilu şeyhuna’l-merhûm Muhammed el-Akkirmânî” şeklinde bir not düşülmüştür. Bu kayıt Akkirmânî’nin böyle bir risâlesi olduğunu doğrulaması bakımından önemlidir.
    37 Komisyon, el-Fihrisü’ş-şâmil, 2: 768.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    540| db
    Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Veliyüddin Efendi Bölümü, nr. 3227, vr. 377b-378b’de kayıtlı -Vema teşâûne illâ en-yeşâ Allah- Âyeti Kerimesinin Tefsiri adlı bir varaklık Osmanlıca küçük bir risâle de müellife nispet edilmektedir. Ancak kütüphane geçici olarak hizmet veremediğinden bu âyet tefsiri temin edilememiştir.
    Zeyl
    Kaynaklarda iki eserin hataen Kefeli alimlere nispet edildiği tespit edilmiştir. Süleymaniye Kütüphanesi, Fatih Bölümü, nr. 3304’te, 109-118 varaklar arasında yer alan Tavzîhu tefsiri sûreti’l-Fâtiha başlıklı bir risâle Muhammed b. Abdülhamid el-Kefevî’ye (ö. 1168/1755)38 nispet edilmekte ve Abdüsselam adlı bir zât tarafın-dan istinsah edildiği belirtilmektedir. Ancak bu risâlenin hiçbir ye-rinde müellif ve müstensih adı kayıtlı değildir. Sadece vr. 118b’de, sayfa kenarında silik bir yazının altında “el-yed el-Kefevî” diye bir kayıt mevcuttur. Fakat bu kaydın ne olduğu tam olarak anlaşılma-maktadır. Muhtemelen mecmuadaki diğer risâlelerden hareketle müellif ve müstensih adı bu şekilde verilmîştir. Zira 22b-37a varak-ları arasında Abdüsselam’ın istinsah ettiği Kefevî’ye ait bir risâle bulunmaktadır. Mecmuadaki diğer risâlelerin çoğunu da bu zât istinsah etmiştir. Mecmuanın muhafaza sayfasında ve zahriyesinde iki ayrı fihrist vardır. Bu fihristlerin her ikisinde de 109a-118b va-rakları arasındaki risâle, “Fâtiha-i Şerîf Tefsiri Kazâbâdî”, “Tefsirü’l-Fâtiha li’l-Kazâbâdî” ibareleri ile Kazâbâdî’ye nispet edilmiştir. Tam adı, Ebû’n-Nâfiʿ Ahmed b. Muhammed b. İshak olan Kazâbâdî’nin (ö. 1163/1750), Beydâvî’nin Fâtiha tefsiri üzerine kaleme aldığı, Hâşiye ʿalâ tefsîri’l-Fâtiha adlı bir hâşiyesi de zaten vardır.39 Kaldı ki bazı katalog kayıtlarında aynı isimle, yani Fatih Bölümü, nr. 3304’teki Tavzîhu tefsiri sûreti’l-Fâtiha adıyla eser Kazâbâdî’ye nis-pet edilmektedir.40 Bütün bunlar, Kazâbâdî’ye ait olan eserin ilgili katalog kaydında hataen Kefevî’ye nispet edildiğini göstermektedir.
    Süleymaniye Kütüphanesi, Musalla Medresesi Bölümü, nr. 1928/30’da yer alan 67 varaklık Hâşiye ʿale’l-Keşşâf adlı bir eser Ebû’l-Bekā Eyyûb b. Mûsâ Hüseyin el-Kefevî’ye (ö. 1095/1684)
    38 Hayatı ve eserleri için bk. Bursalı, Osmanlı Müellifleri, 2: 7; Bursalı, Kırım Müellifleri, 15-16; Necmettin Pehlivan, “Muhammed Kefevî ve Risâle Fi’l-Âdâb’ı”, Felsefe Dünyası 56 (2012/2): 322-333.
    39 Bk. Mustafa Öz, “Kazâbâdî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2002), 25: 120.
    40 Bk. Atıf Efendi Yazma Eser Kütüphanesi, nr. 332 ve 333.
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 541
    nispet edilmiştir. Ancak Kefevî’nin hayatı hakkında bilgi veren kay-naklar böyle bir eserden bahsetmemektedirler.41 Habeşî’nin, Câmiʿu’ş-şürûh ve’l-havâşî adlı eserinden nakille bazı kaynaklar,42 Musalla Medresesi’ndeki nüshayı Ebû’l-Bekā Muhibbüddîn Abdullâh b. el-Hüseyn b. Abdillâh el-Ukberî’ye (ö. 616/1219) nispet etmiş-lerdir.43 Eserin hangi Ebû’l-Bekā’ya ait olduğunun kesin tespitini, sadece bu bilgiler üzerinden yapmak güçtür. Zira müellife dair eserdeki tek kayıt, başlıktaki “Hâşiye li Ebi’l-Bekā” şeklindeki ifade-dir. Eserin mukaddimesi ve hâtimesi olmadığı için bunun dışında bir bilgiye ulaşmak da mümkün gözükmemektedir. İşte bu durum-da eserin başka haşiyelerle mukayese edilmesi gerekmektedir. Halil Çiçek bunu yapmış olacak ki Ebû’l-Bekā’ya nispet edilen Musalla Medresesi 1928’deki bu eserin aslında Seyyid Şerif Cürcânî’ye ait olduğunu ve nisbetinde hata bulunduğunu belirtmektedir.44
    Sonuç
    Bu çalışmada, Kefeli beş müellifin hayatları ve eserleri ele alınmış olup konu gereği, daha ziyade tefsirle ilgili çalışmaları üze-rinde durulmuştur. Yapılan araştırmada söz konusu müelliflerin tefsirle ilgili toplam dokuz eseri olduğu tespit edilmiştir. Tamamı kütüphanelerde yazmalar halinde olan bu eserlerin tümü görülmüş-tür. Söz konusu eserlerin tamamının dili Arapça’dır. Bu eserlerin beş tanesi çeşitli konuları ele alan âyet tefsirleridir. Üç tanesi ise Beydâvî’nin Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t-te’vîl’indeki Fâtiha ve Bakara sûresi ile amme cüzü tefsiri üzerine yazılmış hâşiye türü eserlerdir. Bir tanesi de Şemseddîn Ahmed el-Ensârî’nin Ebüssuûd Efendi’nin İrşâdü’l-ʿaklî’s-selîm adlı tefsirine yönelttiği itirazlara cavap olmak
    41 Bursalı, Osmanlı Müellifleri, 1: 230; Bursalı, Kırım Müellifleri, 11; Bağdâdî, Hediyye-tü’l-ârifin, 1: 229; Kehhâle, Muʿcemu’l-müellifin, 1; 418; Hulusi Kılıç, “Ebü’l-Beka el-Kefevî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1994), 10: 298.
    42 Selami Bakırcı, “Ukberî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2012), 42: 66-67; Maden, Tefsirde Hâşiye Geleneği, 327.
    43 Hâbeşî, Musalla’daki yer numarasını sehven 241 olarak vermiştir. Bk. Abdullah Mu-hammed el-Habeşî, Câmiʿu’ş-şürûh ve’l-havâşî: Muʿcemü şâmili’l-esmâi’l-kütübi’l-meşrûha fi’t-türâsi’l-İslâmî ve beyânü şürûhihâ (Ebûzabî: el-Mecmaʿu’s-sekafî, 1425/ 2004), 3: 1455.
    44 M. Halil Çiçek, Ebû’l-Bekā el-Kefevî’nin Küllîyâtı’nda Tefsir ve Kur’an İlimleri (Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi, 1992), 44; Erol Aydın, Ebû’l-Bekā’nın el-Külliyyât’ındaki Hadislerin Tahrîc Ve Değerlendirilmesi, (Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, 2009), 17.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    542| db
    üzere yazılmıştır. Ayrıca iki eserin kütüphane katalog kayıtlarında hataen Kefeli alimlere nispet edildiği görülmüştür.
    İncelenen eserlerde ağırlıklı olarak dirâyet metodu benimsen-miş olmakla birlikte rivâyet metoduna da başvurulduğu görülmüş-tür. Dilsel tahlillere ve belâğî izahlara genişçe yer verilmiştir. Bey-dâvî ve Zemahşerî’nin tefsirleri ile bunların hâşiyeleri temel kaynak-larını oluşturmaktadır. Ayrıca Basra ve Kûfe dil ekolleri ile Sîbe-veyh, Ferrâ, Zeccâc, Fîrûzâbâdî gibi dil bilimcilere sıkça müracaat edilmiştir. Bunlara ilaveten farklı ilim dallarındaki temel eserlere de başvurulmuştur.
    Bu arada şunu da belirtmekte fayda vardır ki, Kefeli müfessirlerin yazdıkları eserlerin tamamının gün yüzüne çıkartıldığını iddia etmek isabetli olmaz. Zira kütüphanelerde henüz envanter kayıtları tutulmamış çok sayıda eser bulunmaktadır. Dolayısıyla çalışmalar devam ettikçe yeni eserlere ulaşma ihtimali bulunacaktır. Bu yüz-den Osmanlı döneminde yetişen Kefeli müelliflerinin tefsirle ilgili eserlerini sadece burada incelenenlerden ibaret saymak doğru değildir. Zira bu çalışmada katalog ve kaynak taramaları neticesinde şimdilik tespit edilebilen eserler ele alınmıştır.
    KAYNAKÇA
    Akpınar, Cemil. “Kefevî Hüseyin Efendi”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 25: 186-188. İstanbul: TDV Yayınları, 2002.
    Aydın, Erol. Ebû’l-Bekā’nın el-Külliyyât’ındaki Hadislerin Tahrîc Ve Değerlendirilmesi. Yüksek Lisans Tezi. Marmara Üniversitesi, 2009.
    Atâî, Nevʿizâde. Hadâiku’l-hakāik fî tekmileti’ş-Şekāik (Şekāik-ı Nuʿmaniye ve Zeyilleri içinde). Haz. Abdülkadir Özcan. 5 Cilt. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1989.
    Aksoyak, İsmail Hakkı. “Kefevî, Hüseyin”. Erişim: 10 Haziran 2018. http://www.turkedebîyatiisimlersozlugu.com/index.php?sayfa=detay&detay=213.
    Bâdî Efendi, Ahmed. Riyâz-ı Belde-i Edirne: 20. Yüzyıla Kadar Osmanlı Edirne’si. Haz. Niyazi Adıgüzel-Raşit Gündoğdu. 5 Cilt (1-1, 1-2, 2-1, 2-2, 3). Edirne: Trakya Üniversitesi Yayınları, 2014.
    Bağdâdî, İsmail Paşa. Hediyyetü’l-ârifin esmaü’l-müellifin ve âsâru’l-musannifîn. Tsh. Kilisli Rifat Bilge-İbnülemin Mahmûd Kemâl İnal. 2 Cilt. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1951.
    Bakırcı, Selami. “Ukberî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 42: 66-67. İstanbul: TDV Yayınları, 2012.
    Bal, Mustafa. Muhammed bin Mustafa Akkirmânî ve İtikâdî Görüşleri. Yüksek Lisans Tezi. Gümüşhane Üniversitesi, 2017.
    Bıyık, Ömer. Osmanlı Yönetiminde Kırım (1600-1774). Doktora Tezi, Ege Üniversitesi, 2007.
    Bilge, Mustafa L. “Akkirman”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 2: 269-270. İstanbul: TDV Yayınları, 1989.
    OSMANLI DÖNEMİNDE YETİŞEN “KEFEVΔ NİSBELİ MÜFESSİRLER ve ESERLERİ
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    db | 543
    Bozyiğit, Ahmet. Akkirmânî’nin Felsefî Görüşleri. Yüksek Lisans Tezi. Ankara Üniversitesi, 2006.
    Bursalı, Mehmed Tahir. Osmanlı Müellifleri. 3 Cilt. İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1333.
    Bursalı, Mehmed Tahir. İdâre-i Osmâniye Zamanında Yetişen Kırım Müellifleri. İstanbul: Matbaa-i Orhaniye, 1335.
    Çiçek, M. Halil. Ebû’l-Bekā el-Kefevî’nin Küllîyâtı’nda Tefsir ve Kur’an İlimleri. Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi, 1992.
    Donuk, Suat. “Feyzî-i Kefevî’nin Manzum Kırk Hadis Tercümesi.” Osmanlı Mirası Araş-tırmaları Dergisi 5/11 (2018): 47-69.
    Evliya Çelebi. Seyahatname. Haz. Seyit Ali Kahraman. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011.
    Habeşî, Abdullah Muhammed. Câmiʿu’ş-şürûh ve’l-havâşî: Muʿcemü şâmili’l-esmâi’l-kütübi’l-meşrûha fi’t-türâsi’l-İslâmî ve beyânü şürûhihâ. 3 Cilt. Ebûzabî: el-Mecmaʿu’s-sekafî, 1425/ 2004.
    İnalcık, Halil. “Kırım”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 25: 450-458. İstanbul: TDV Yayınları, 2002.
    Kehhâle, Ömer Rıza. Muʿcemu’l-müellifîn. 4 Cilt. Beyrut: Müessesetü’r-risâle, 1993.
    Kılıç, Hulusi. “Ebü’l-Beka el-Kefevî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 10: 298. İstanbul: TDV Yayınları, 1994.
    Komisyon. El-fihrisü’ş-şâmil li’t-türâsi’l-Arabiyyi’l-İslâmiyyi’l-mahdûd mahdûdâtu’t-tefsîr ve ʿulûmuhu. 9 Cilt. Ammân: Müessesetü âli’l-beyt, 1987.
    Kütükoğlu, Bekir. “Murad III”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 31: 172-176. İstanbul: TDV Yayınları, 2006.
    Maden, Şükrü. Tefsirde Hâşiye Geleneği ve Şeyhzâde’nin Envârü’t-Tenzîl Hâşiyesi. İstanbul: İSAM Yayınları, 2015.
    Okur, Kaşif Hamdi. “Bir Osmanlı Fakîhinin Gözüyle Osmanlı Fukahâsı: Kefevi’nin Ketâib’i Üzerine Bir Değerlendirme.” Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi 12/23 (2014): 361-377.
    Öz, Mustafa. “Kazâbâdî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 25: 120-121. İstan-bul: TDV Yayınları, 2002.
    Özkan, Ömer. “Osmanlı Döneminde Bir Edebî Muhît Olarak Kefe (Feodosia)”, Uluslara-rası Sosyal Araştırmalar Dergisi 8 (Haziran 2015): 295-301.
    Öztürk, Yücel. “Kefe”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 25: 182-184. İstanbul: TDV Yayınları, 2002.
    Pehlivan, Necmettin. “Muhammed Kefevî ve Risâle Fi’l-Âdâb’ı”. Felsefe Dünyası 56 (2012/2): 322-333.
    Süreyyâ, Mehmed. Sicill-i Osmânî Yahud Tezkire-i Meşâhir-i Osmâniyye. Haz. Ali Aktan – Abdülkadir Yuvalı – Mustafa Keskin. 5 Cilt (I-IV/ıı). İstanbul: Sebil Yayınıevi, 1995.
    Tanman, M. Baha. “Mehmed I Medresesi”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 28: 394-395. İstanbul: TDV Yayınları, 2003.
    Türk, Ahmet. Kırım Hanlığı’nda İslâmîyet. Doğu Avrupa Türk Mirasının Son Kalesi Kırım İçinde. Ed. Yücel Öztürk. 123-150. İstanbul: 2015.
    Vassaf, Osmanzâde Hüseyin. Sefîne-i Evliyâ. 5 Cilt. Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz. İstan-bul: Kitabevi, 2015.
    Yerkazan, Hasan. “Abdurrahman b. el-Hâc Ebû Bekir el-Kefevî’nin Mecmûa-i Hutbe İsimli Eserinde Hadîs Kullanımı.” Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6/12 (2018): 372-393.
    SÜLEYMAN GÜR
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    544| db
    Yıldız, Sâkıb. “Akkirmânî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 2: 270. İstanbul: TDV Yayınları, 1989.
    Yüksel, Ahmet–Karademir, Zafer. “Ulema, Göç Ve Devlet: Kırım Harbinden Sonra Os-manlı Ülkesine Göç Eden Ulemanın İskânına Dair Bazı Bilgiler”, Ankara Üniversi-tesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 52/1 (2012): 169-190.
    db 19/2
    Journal of Academic Research in Religious Sciences
    Volume 19, Number 2, 2019
    ss. 519-546
    https://doi.org/10.33415/daad.557370
    The Commentators on the Quran Having the Nisbah “Kafawi” in the Ottoman Empire and Their Works: A Literature Research
    Süleyman GÜR*
    Extended Abstract
    Kefeli authors have written many works in various branches of science. An im-portant part of these works is found in manuscript forms in libraries. Some of them are printed. Recently, some academic studies based on individual and work have been conducted on these works. However, no work has been done on the works of exegesis, nor has it even been pointed out. Therefore, in this article, it is deemed appropriate to introduce the glossators of Kefeli and their works about exegesis. In this context, summary information about the qualities and contents of the works that can be determined will be presented, other copies will be pointed out if available and short biographies of the authors on whose life in-formation can be found will be given. The glossators and the works will be pre-sented considering the alphabetical order of the names of the glossators.
    Hamîdüddîn Ahmed b. Muhammed el-Kefevî (d.?): His only work that can be found is about exegesis. Risâle fî âyeteyni -ve mine’n-nâsi men yekûlu âmennâ. Bursa Inebey Manuscript Library, Haraccioglu Collection, no. 114/8, l. Another copy of the epistle found in a journal in 385b-390a could not be reached. The work has been copyrighted on behalf of Seyhulislam. However, since which Sey-hulislam was not specified, the period of writing could not be determined. It ended with a short epilogue. Hüseyin Efendi el-Kefevî (d. 1010/1601): In the sources, he was described as an intelligent, beautiful-voiced, ethical, cultured, accompanable and witty man, and stated that he learned Arabic and Persian through their literature, and was very competent in hadith, tafsir, fiqh, and other religious sciences together with mathematics, astronomy, and music. Risâle fi’r-reddi ʿalâ iʿtirâzâti’l-Ensârî ʿalâ Ebissuûd. Suleymaniye Library, Hekimoglu Ali Pasa Collection, no. 98/1, l. The epistle found in 1b-28a is at the head of a jour-nal. There is no copyright or copying record. The only enlightening information about the author and his work can be obtained from the following record found in the flyleaf. “Mâ ketebehü’l-mevlâ el-fâzıl Hüseyin Efendi el-Kefevî mûciben ʿan iʿtirâzâti’l-Mevlâ Ahmed Efendi el-Ensârî ʿalâ Mevâziʿa min Tefsîri’1-ʿAllâme Ebissuûd el-ʿİmâdî”. Ibrahim b. Yusuf b. Mustafa el-Hanefî el-Kefevî (XVIII. Cen-tury?): Risâle fî tefsîri kavlihî teâlâ -yevme ye’ti baʿzu âyâti rabbik. Suleymaniye Library, Hamidiye Collection, no. 185, l. The work founded in 153b-165b is lo-cated in a journal with various epistles written in various calligraphy. The name of the author is stated as “Ibrahim b. Yusuf b. Mustafa el-Hanefî el-Kefevî” in the preface. The copyright date is not registered. It was copied by a person named
  • Asst. Prof., Trabzon University Faculty of Theology, Department of Qur’anic Exegesis suleymangur@trabzon.edu.tr, Orcid Id: https://orcid.org/0000-0002-7515-136X
    DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 19 SAYI 2
    546| db
    Muhammad Nazif in the year of 1176/1763. Muhammed b. Mahmud el-Kefevî (XVI. Century):Postscript of Exegesis. National Library, Samsun City Public Li-brary Department, no. The work, which was found in a detached state in 614, composed of 278 leaves and the name of the work was taken from the flyleaf. It is understood from the statements in the epilogue that it was copyrighted in the year of 957 and that it was the author’s calligraphy. Muhammed b. Mustafa el-Akkirmânî el-Kefevî (d. 1174/ 1760): Risâletü’l-besmele ve’l-hamdele ve’t-tasliye. Istanbul Metropolitan Municipality Ataturk Library, Osman Ergin Manu-scripts, no. 0573/01, l. The epistle found in 1b-11b is located at the head of a journal which includes various exegeses on basmala. Name of the work is stated as Risâletü’l-besmele in the catalog and registered as Risâletü’l-besmele ve’l-hamdele ve’t-tasliye in the flyleaf. In the title, the name of the work is stated as Risâletü’l-besmele and the name of the author is given as Muhammed Akkir-mânî. The copyright date is not specified and it was copied by Salih b. Mu-hammed el-Bosnevî in 1168/1754. Numerous manuscripts are available in vari-ous libraries. Havaş ʿalâ sûreti’l-Fâtiha min Tefsîri’l-Beydâvî. Topkapi Museum Library, Department of the Treasury, no. The epistle found in 1722 is among the leaves 1b-29b of a 237-leaf journal. There is no record of copying in its epilogue. However, the phrase “Akkirmânî Muhammed merhumun kendi nefs-i nefisleri içün yazdığı nüsha-i nefîsedir” stated in the flyleaf shows that Akkirmânî wrote these epistles himself. The font confirms that the epistles come from the same pencil. It should also be noted that the author’s calligraphy is extremely excel-lent. The epistles are related to different fields. The first epistle is a copyrighted work on the postscripts of the Surah Al-Fatihah. In the continuation, Surah Al-Fatihah and Al-Baqarah were copied from Beydavî’s exegesis named Envâru’t-tenzîl and explained on the edges of the pages. Hâşiye ʿalâ cüzi’n-Nebe’ min Tefsîri’l-Beydâvî. Topkapi Museum Library, Department of the Treasury, no. 603, l. Found in 1b-156b, the work is registered with the name of Tafsir Sûreti’n-Nebe ‘ in the catalog. However, this record, which portrays the work only as an exegesis of Surah An-Naba, is inaccurate. Because the author has clearly stated in the preface with the phrase of“Hâzihi’l-havâş ʿalâ cüzi’n-Nebe’ min Tefsîri’l-Beydâvî” that the work is a postscript written for the exegesis of Beydâvî’s ʿamme part. He gave his name as Muhammed b. Mustafa el-Akkirmânî in both preface and epilogue. He stated his relatives as “el-Akkirmânî müvelleden, el-Mâturîdî iʿtikaden, el-Hanefî mezheben” and noted that he copyrighted this work in the month of Ramadan (1744) in the 1157 year of the hegira. The work is a copy of the author, written in beautiful calligraphy and well preserved. In el-Haramu’l-Mekkî no. 35 [341], another copy titled Tefsîru cüz’i ʿamme is availa-ble, too.
    Keywords: Ottoman, Kafa, tafsir, interpreter, manuscript.
    

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest