Sosyal Medyada Kutuplaşma ve Yaftalama Kültürü
Sosyal Medyada Kutuplaşma ve Yaftalama Kültürü
Bir insanı tanımak için kaç cümlesini okumak gerekir?
Bir paylaşımını mı?
Bir yorumunu mu?
Yoksa yalnızca bizim hoşumuza gitmeyen tek bir cümlesini görmemiz yeterli mi?
Son zamanlarda bunu daha fazla düşünür oldum.
Bir süre önce kaleme aldığım bir yazı, beklediğimden çok daha fazla ilgi gördü. Beğenenler oldu, eleştirenler oldu. Katılanlar kadar itiraz edenler de çıktı.
Aslında olması gereken de bu değil mi?
Bir yazının hiç itiraz almaması, herkesin aynı düşünmesi belki de daha çok düşündürmeli insanı.
Fakat beni asıl düşündüren, yazıya gelen farklı yorumlar değil; farklı düşüncelere verdiğimiz tepkiler oldu.
Çünkü sosyal medyada giderek başka bir iletişim biçimi yerleşiyor:
Önce anlamak değil, önce sınıflandırmak.
Önce dinlemek değil, önce hüküm vermek.
Önce düşünceyi tartışmak değil, önce insanı etiketlemek.
Bir cümle yazıyorsunuz.
Ardından bir bakıyorsunuz ki hakkınızda bir kanaat oluşmuş.
Siz kendinizi anlatmaya çalışırken, karşınızdaki sizi çoktan bir kutuya koymuş.
“Sen zaten…”
“Bunlar hep böyle…”
“Sen de onlardansın…”
Birkaç kelime…
Ve insanın bütün hikâyesi bir anda o birkaç kelimenin içine sığdırılıyor.
İnsan bir etiketten ibaret değildir
Oysa hepimiz bundan çok daha karmaşık varlıklarız.
Bir konuda düşündüğümüz şey, hayatın başka bir alanındaki düşüncemizle aynı olmak zorunda değil.
Bugün savunduğumuz bir fikri yarın değiştirebiliriz.
Bir konuda son derece kesin konuşurken, başka bir konuda “Bilmiyorum” diyebiliriz.
Yanılabiliriz.
Öğrenebiliriz.
Fikrimiz değişebilir.
Hatta bazen aynı meseleye farklı zamanlarda farklı pencerelerden bakabiliriz.
İnsan olmanın biraz da böyle bir şey olduğunu düşünüyorum.
Ama sosyal medya bizden çoğu zaman bu karmaşıklığı değil, keskin taraflar seçmemizi bekliyor.
Ya bizdensinizdir ya onlardan.
Ya destekliyorsunuzdur ya karşısınızdır.
Ya “doğru taraftasınızdır” ya da yanlış tarafta…
Aradaki bütün renkler giderek siliniyor.
Oysa hayat siyah ve beyazdan ibaret değil.
Eleştirmek başka, yaftalamak başka
Elbette eleştireceğiz.
Hatta eleştirmeliyiz.
Bir düşüncenin yanlış olduğunu söylemek, gerekçelerini ortaya koymak, karşı argüman geliştirmek düşünce hayatının vazgeçilmezidir.
Benim yazdığım bir düşünceye katılmayabilirsiniz.
Bunu açıkça söyleyebilirsiniz.
“Bence burada yanılıyorsunuz” diyebilirsiniz.
“Bu görüşünüze katılmıyorum, çünkü…” diyebilirsiniz.
Ne güzel!
İşte bu, tartışmadır.
Ama “Sen zaten şöylesin” dediğimiz anda artık düşünceyi tartışmaktan çıkıp insanı etiketlemeye başlarız.
Eleştiri düşünceye yönelir; yaftalama insana.
Aradaki fark küçük görünür ama sonuçları büyüktür.
Çünkü eleştiri yeni bir düşüncenin kapısını açabilir.
Yaftalama ise çoğu zaman o kapıyı kapatır.
Asıl mesele “onlar” dediğimiz yerde başlıyor
Belki de kutuplaşmanın en görünür hâli, kullandığımız “biz” ve “onlar” dilinde ortaya çıkıyor.
“Onlar zaten böyle…”
“Onların hepsi aynı…”
“Bunlardan ne beklenir ki?”
Bir anda milyonlarca farklı insanı tek bir kişiliğe, tek bir düşünceye indirgeriz.
Oysa “onlar” dediğimiz insanların her birinin ayrı bir hayatı, ayrı bir hikâyesi, ayrı bir deneyimi var.
Ve belki de bizim hiç bilmediğimiz sebeplerle, hiç tahmin etmediğimiz düşüncelere sahipler.
Bir insanı anlamanın ilk şartı, onu bir grubun temsilcisi olarak değil, bir insan olarak görebilmektir.
Peki biz ne yapıyoruz?
Belki de zaman zaman hepimizin kendimize sorması gereken soru şu:
“Ben şu anda karşımdakinin ne söylediğini mi anlamaya çalışıyorum, yoksa onun kim olduğuna karar vermeye mi çalışıyorum?”
Bu sorunun cevabı kolay olmayabilir.
Çünkü sosyal medya hızlı tepki vermeyi seviyor.
Bir şey görüyoruz.
Kızıyoruz.
Yorum yazıyoruz.
Paylaşıyoruz.
Etiketliyoruz.
Ve çoğu zaman birkaç dakika sonra neye kızdığımızı bile unutuyoruz.
Ama karşımızdaki insan, yazdığımız o birkaç kelimeyi belki de uzun süre taşıyor.
Bu yüzden biraz yavaşlamak gerekiyor.
Bir cümleyi ikinci kez okumak…
Bir yorumu hemen cevaplamamak…
Karşımızdakinin ne demek istediğini anlamaya çalışmak…
Ve belki de en önemlisi, “Ben haklıyım” demeden önce “Acaba burada benim göremediğim bir şey var mı?” diye sorabilmek.
Farklı olmak tehdit değildir
Bir toplumun bütün bireylerinin aynı düşünmesini beklemek, belki de mümkün olmayan bir şeyi istemektir.
İnsanlar farklıdır.
Tecrübeleri farklıdır.
Öncelikleri farklıdır.
Hayata baktıkları pencereler farklıdır.
Dolayısıyla düşüncelerinin farklı olması da doğaldır.
Asıl mesele, bu farklılıklarla nasıl yaşayacağımızdır.
Aynı fikirde olmak zorunda değiliz.
Ama aynı toplumda yaşıyorsak birbirimizi dinlemek zorundayız.
Katılmak zorunda değiliz.
Ama birbirimizi insan yerine koymak zorundayız.
Ve belki de bugün sosyal medyada en çok ihtiyacımız olan şey budur:
Daha az yaftalamak, daha çok anlamaya çalışmak.
Daha az “onlar” demek, daha çok “biz” diyebilmek.
Daha az hüküm vermek, daha çok soru sormak.
Çünkü bir insanı bir kelimeyle tanımlamak kolaydır.
Onu gerçekten anlamaya çalışmak ise emek ister.
Ben, farklı düşüncelerin konuşulmasından yana olanlardanım.
Eleştiriden korkmamak gerektiğine inanıyorum.
Ama eleştirinin, hakarete; farklılığın, düşmanlığa; düşüncenin ise yaftaya dönüşmediği bir iletişim diline de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Belki de hepimiz, bir sonraki yorumumuzu yazmadan önce yalnızca birkaç saniye durup kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Karşımda bir fikir mi var, yoksa bir insan mı?”
Belki cevabı değiştirmeyecek.
Ama vereceğimiz cevabın şeklini değiştirebilir.
Yazar
Efsane Afşar Sayınqala

