Bitmeyen Bir Tartışma: Turan Nerede?
Kırıımınsesi Gazetesi

Bitmeyen Bir Tartışma: Turan Nerede?
Turan nerede?
Bu soruyu bugün bir Turancıya sorsak, muhtemelen bize bir harita gösterecektir.
Kafkaslardan Orta Asya’ya, Anadolu’dan Sibirya’ya uzanan geniş bir coğrafya…
Ancak tarihçiye aynı soruyu sorduğunuzda cevap o kadar kolay değildir.
Çünkü Turan’ın tek bir haritası yoktur.
Daha da önemlisi, Turan’ın tarih boyunca tek bir anlamı da yoktur.
İşte bütün tartışma burada başlıyor.
Bugün “Turan” kelimesini duyduğumuzda zihnimizde çoğu zaman doğrudan “Türk dünyası” canlanıyor.
Oysa Turan’ın hikâyesi, Türklerden çok daha eskiye gidiyor.
Kavramın en eski yazılı izlerini İranî gelenekte buluyoruz. Avesta’daki Tūrya/Tuirya kavramı, henüz modern anlamıyla “Türk” demek değildir. Sonraki İranî gelenekte ise Turan, giderek İran’ın karşısında konumlandırılan büyük bir karşıtlık hâline gelir.
Sonra Şehnâme gelir.
Firdevsî’nin dünyasında İran ve Turan karşı karşıyadır.
Savaşlar, hükümdarlar, kahramanlar, ihanetler, intikamlar…
Ve biz bugünden bakıp kolayca şöyle düşünürüz:
İranlılar Türklere karşı savaşıyordu.
Ancak mesele o kadar basit değildir.
Çünkü Şehnâme’nin dünyası modern milletlerin dünyası değildir.
Burada tarihin bize attığı en büyük çelmelerden biriyle karşılaşıyoruz:
“Ortaçağ’da hanedanın etnik kökeni ile hükümdarlık kültürü aynı şey değildi”.
Bu cümleyi bir kenara yazmak gerekiyor.
Çünkü birçok tarih tartışmasının düğümünü çözen açar ( Anahtar) burada.
Firdevsî’nin Şehnâme’sini tamamladığı dönemde İran coğrafyasının önemli bir bölümünde Türk kökenli hanedanlar hüküm sürüyordu.
Ama saray kültürü Farsçaydı.
Bürokrasi büyük ölçüde İranî-Pers geleneğini taşıyordu.
Edebiyat Farsçaydı.
Hükümdarlık anlayışı İran’ın kadim krallık mirasından besleniyordu.
Ve İran’ın efsanevi krallarını anlatan Şehnâme, Türk kökenli bir hükümdarın hâkim olduğu bir saray dünyasında yazılıp himaye görebiliyordu.
Bugün bize tuhaf gelen şey, o çağ için o kadar da tuhaf değildi.
Çünkü bir hükümdarın kökeni ile yönettiği medeniyet aynı şey olmak zorunda değildi.
İşte burada “İran-Turan savaşı” kavramı da değişiyor. Sınırları çiziliyor.
Bu savaşın taraflarını bugünkü milletler gibi düşünürsek yanılırız.
Şehnâme’deki İran ile Turan, yalnızca iki modern etnik kimlik değildir.
Bunlar İranî tarih ve mitoloji içerisinde oluşmuş siyasî, kültürel ve coğrafi kategorilerdir.
Üstelik İran’ında, Turan’ında coğrafyası da sabit değildir.
Turan ;
Bir dönemde Orta Asya’nın belirli bölgelerini ifade eder.
Başka bir dönemde Ceyhun’un ötesindeki topraklarla ilişkilendirilir.
Başka bir dönemde ise Türkistan kavramıyla yan yana gelir.
Yani Turan’ın sınırlarını bugünkü bir atlasın üzerine çizip “işte burasıdır” demek, tarihin değişkenliğini gözden kaçırmaktır.
Sonraki yüzyıllarda Türklerin bölgedeki siyasî ve demografik ağırlığı arttı.
Ve eski bir kavram yeni bir tarihsel gerçeklikle birleşmeye başladı.
İşte Turan’ın Türk dünyasıyla güçlü biçimde özdeşleşmesi böyle uzun bir tarihsel dönüşümün sonucudur.
Burada çok önemli bir ayrım var:
Bir kavramın sonradan Türklerle özdeşleşmesi, başlangıçta “Türk” anlamına geldiğini kanıtlamaz.
Bu ayrımı yapmadığımız zaman binlerce yıllık tarih tek bir cümleye indirgeniyor olmuş oluruz.
“Turan Türklerin ülkesidir.”
Oysa tarih bize bundan çok daha karmaşık bir hikâye anlatıyor.
Ve sonra 19. yüzyıl geliyor.
Bu kez Turan, yalnızca eski bir İranî destan kavramı olarak kalmıyor.
Yeni bir siyasî ve kültürel anlam kazanıyor.
Avrupa’daki dil, halk ve millet araştırmaları; Orta Asya’ya duyulan ilgi; Türkoloji çalışmaları; Rusya Müslümanları arasındaki yeni fikir hareketleri; Macar, Fin ve Türk aydınlarının arayışları ve araştırmaları başlıyor.
Bütün bunların içerisinde “Turan” yeniden keşfediliyor.
Artık mesele yalnızca Şehnâme’nin Turan’ı değildir.
Yeni çağın Turan’ı, ortak dil, kültür, tarih ve soy düşünceleri etrafında yeniden kurulmaktadır.
Yani modern Turan fikrini doğrudan Avesta’dan günümüze kesintisiz bir siyasi düşünce çizgisi olarak okumak da doğru değildir. Buradan aldığımız sonuç şu ki;
Antik Turan başka bir tarihsel katmandır.
Modern Turanizm başka bir katmandır.
Aralarında bir bağ ve ilişki vardır; ancak aynı şey değildir.
İşte benim asıl itirazım da burada başlıyor.
Turan hakkında konuşurken çoğu zaman Turan’ın tarihini değil, Turan hakkındaki hayalimizi konuşuyoruz.
Haritalar çiziyoruz.
Sınırlar belirliyoruz.
Geçmişte yaşamış insanlara bugünkü kimliklerimizi giydiriyoruz.
Sonra da binlerce yıl önce yazılmış bir metni, sanki bugünün siyasi kavramlarıyla yazılmış gibi okuyoruz.
Oysa tarih biraz daha sabır ister.
Bazen bir kelimenin peşinden bin yıl gitmeniz gerekir.
Bazen aynı kelimenin beş yüz yıl sonra başka bir anlam kazandığını kabul etmeniz gerekir.
Bazen de sevdiğiniz bir fikrin geçmişini araştırırken, vardığınız sonuç hoşunuza gitmese bile onu kabul etmeniz gerekir.
Belki de bu yüzden “Turan bizim midir?” sorusundan önce başka bir soru sormalıyız:
Turan neydi?
Bir halk mı?
Bir coğrafya mı?
Bir siyasî karşıtlık mı?
Bir kültür alanı mı?
Bir destan dünyası mı?
Yoksa değişik dönemlerde değişik anlamlar kazanmış tarihsel bir miras mı?
Bence cevap, bunların yalnızca biri değildir.
şimdi baştaki soruya dönelim:
Turan nerede?
Turan bir tek yerde değil.
Avesta’da bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Burada bu kavram yer adı değil, bir kültür kavramıdır. Belli bir halkın kültürünü kapsıyor.
İranî destan geleneğinde bir karşıtlık olarak şekilleniyor.
Ancak Şehnâme’de büyük bir siyasî-mitolojik coğrafyaya dönüşüyor. İran ve Turan. Ve bu iki coğrafyanın değişik insanlarının yıllarca sürmüş amansız savaş hikayesi canlanıyor.
Ortaçağ coğrafyasında farklı bölgelere işaret ediyor.
Türk hanedanlarının hâkim olduğu İran ve Orta Asya dünyasında yeni anlamlar kazanıyor.
- yüzyılda ise yeniden keşfedilip modern bir kültürel ve siyasî ülkünün parçası hâline geliyor.
Demek ki Turan’ın tarihi, yalnızca bir coğrafyanın tarihi değil.
Bir kavramın el değiştirme tarihidir.
Belki de İran ile Turan arasındaki savaşın “bitmemesinin” sebebi budur.
Çünkü değişen yalnızca savaşanlar değildir.
Değişen, “İran”ın ve “Turan”ın kendisidir.
Avesta’nın Turan’ı başka bir Turan’dır.
Şehnâme’nin Turan’ı başka bir Turan’dır.
Ortaçağ coğrafyasının Turan’ı başka bir Turan’dır.
- yüzyılın Turan’ı ise bambaşka bir Turan’dır.
Bitmeyen savaş belki de İran ile Turan arasında değil; Turan’ın ne olduğu üzerine zihnimizde sürüp giden tartışmadır.
Ve belki bugün yapılması gereken Turan’ı terk etmek değil, onu yeniden anlamaktır.
Romantizmden arındırarak.
Efsaneyi küçümsemeden.
Tarihi bugünün kimliklerine zorlamadan.
Çünkü bir mirasa sahip çıkmanın ilk şartı, onun geçmişini değiştirmek değil, olduğu hâliyle tanımaktır.
Turan’ı gerçekten anlamak istiyorsak, önce ona kendi istediğimiz cevabı vermeyiz.
**Önce sormalıyız:
Turan gerçekten nerede?**
O zaman yanıtımız şu olmalıdır. Yaşadığımız yerde. Turanı uzaklarda aramaya gerek yok.
Turan evimizdir, şehirimizdir. Ülkemizdir. Ve Turan biziz.
Yazar
Efsane Afşar Sayınqala

