KIBRIS’IN GELECEĞİ Mustafa Kemal SALLI
KIBRIS’IN GELECEĞİ
Mustafa Kemal SALLI
Dr. ERAY GÜÇLÜER: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletinin iç yapısal problemleri bir türlü çözülmüyor. Yunan’a laf söylüyoruz, tabii ki söyleyeceğiz. Rum’a laf söylüyoruz, tabii ki söyleyeceğiz, ama asıl sorun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletinin içinde. Bence akademisyenlerin, sivil toplum kuruluşlarının, yazarların, kanaat önderlerinin asıl buna yönelmesi lazım.”

Yaz mevsimi dolayısıyla, çoğu sivil toplum kuruluşunun etkinlerine ara vermesine rağmen, Avrasya Bir Vakfı’nın çalışmaları Divan Sohbeti etiketi altında devam ediyor. Geçtiğimiz haftaki Divan Sohbeti’nin konusu DOĞU AKDENİZ JEOPOLİTİĞİNİN GÜVENLİĞİ ve KIBRIS’IN GELECEĞİ idi. ASAM Başkanı Dr. Eray GÜÇLÜER’in yönettiği ve Kıbrıs’ın özellikle de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin geleceği konusunda çok önemli anıların aktarıldığı, az bilinen gerçeklerin aktarıldığı bu toplantıda Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Enis TULÇA ve Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Furkan KAYA hem Doğu Akdeniz güvenliği, hem Kıbrıs’ın geleceği hem de Mekke Savunma Anlaşması konularında bilgiler verdiler.
Değerli konuşmacıların anlattıklarını ayrı ayrı yayınlayacağız..
Bugün söz Dr. Eray Güçlüer’de.
Dr. Eray Güçlüer’in yöneticiliğini yaptığı “Doğu Akdeniz’in Jeopolitk Güvenliği ve Akdeniz” konulu etkinlikte, konuşmacılara söz vermeden önce, ve program sırasında anlattıkları, Kıbrıs konusundaki yaşanmışlıkların özü, özeti.. Kıbrıs’ın ve özellikle KKTC’nin geleceği konusunda Anadolu Türkü’ne de, Kıbrıs Türkü’nün yapabileceği çok önemli görevleri var. Bakın Dr. Eray Güçlüer bu konulardaki görüş ve düşüncelerini özetle şöyle anlattı:
“SAVUNMA BAKANLIĞI’NI KUTLUYORUM”
“Kıbrıs’a da birkaç ay önce gitmiştik. Oradaki komutanlarımızla da görüştük. Tahmin ettiğimizin üstünde tedbirler alınmış durumda. Buradan, ‘Türk ordusu şöyle güçlüdür’ diyerek hamaset yapmayacağım. Tabii ki ordumuz güçlü, ama onun da ötesinde, şu an kamuoyuyla paylaşılmayan çok önemli tedbirler alınmış durumda, Silahlı Kuvvetlerimiz tarafından.
Sadece Yunanistan’a, Güney Kıbrıs’a değil, aynı zamanda hemen güneybatıdaki o terörist yapıya karşı da, birtakım tedbirler alınmış durumda. Oradaki tedbirleri bugüne kadar sadece Güney Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden okuyorduk… Değil. Artı, güneydoğudaki o terörist yapıya karşı da, çok önemli tedbirler alınmış durumda. Arada 250 kilometre var çünkü, İsrail’le Türkiye, Kuzey Kıbrıs arasında. Olayların hava, kara, deniz hava savunma sistemleri, vurucu güç olarak birtakım sistemler adaya yerleştirilmiş durumda.. Savunma Bakanlığı’mızı tebrik ediyoruz. Askeri gücü aleyhimize olabilecek herhangi bir değişime izin vermiyorlar. Bunu çok net söyleyebiliriz. Askeri açıdan bu kadar söyleyeyim.”
“KKTC’NİN İÇYAPISAL SORUNLARI BİR TÜRLÜ ÇÖZÜLMÜYOR”
Dr. Eray Güçlüer, Kıbrıs konusunda asıl sorunun KKTC’nin içinde olduğunu belirterek, neler yapılması gerektiği konusundaki görüşlerini şöyle dile getirdi:
“Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletinin iç yapısal problemleri bir türlü çözülmüyor. Yunan’a laf söylüyoruz, tabii ki söyleyeceğiz. Rum’a laf söylüyoruz, tabii ki söyleyeceğiz, ama asıl sorun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletinin içinde. Bence akademisyenlerin, sivil toplum kuruluşlarının, yazarların, kanaat önderlerinin asıl buna yönelmesi lazım.
Bakın bir kere siyasal istikrarsızlık var. Her 10 dakikada bir hükümet değişiyor. 300 bin nüfuslu bir yer, ama siyasal istikrarsızlık nedeniyle, bir türlü bir gelişme, kalkınma sağlanamıyor.
Biz buradan çırpınıyoruz. Mesela, benim yıllardır söylediğim bir konudur endüstriyel balıkçılık. Boş verin turizmi vesaireyi, sadece endüstriyel balıkçılık yapsalar Japonya’dan fazla para kazanırlar. Bakın bu kadar net söylüyorum. Gittim, tek tek o sahil şeridini gezdim. Allah bir sürü kaynak vermiş aslında, fakat sorun içte.
Nedir?
STK’lar devleti ele geçirmiş durumda. Sabah 09.00’dan 15.00’e kadar mesai, ondan sonra millet yatıyor.. Bizim, kendimize de özeleştiri yapmamız lazım.
KIBRIS MEDYASI BATI’NIN GÜDÜMÜNDE
Medya çok büyük oranda Batı’nın güdümünde, milli medya yok. Türk medyası çok yetersiz. Televizyonlar da aynı şekilde. Hukuk sistemi, Anglo-Sakson sistemi, bizimki Kıta Avrupa’sı. Yani bizim kendi ürettiğimiz hukuk sistemiyle Kuzey Kıbrıs hukuk sistemi entegre olamıyor. Yolları hâlâ İngiliz sistemi, arabaların direksiyonu sağda. Çok hayati bir durum değildir, ama bunlar birtakım entegrasyonların da önüne geçiyor.
Yine devlet üzerinde, toplum üzerinde etkili olan farklı, çok da görünmeyen bir takım mafyatik yapılar, kara para aklama sistemleri var. Bunların üzerine gidip, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’mizin tavandan itibaren yeniden yapılandırılmaya ihtiyacı var. Bunları oturup orada tartışmak, sunmak, raporlar halinde sunmak gerekiyor. Hep söylüyorum; ‘Kuzey Kıbrıs konusunda akademisyenlerin, yazarların, bu konuyla ilgili uzmanların mikro çalışması lazım’”.
“ASRIN PROJESİNİ GERÇEKLEŞTİRDİK, SU GÖTÜRDÜK”
Şimdi düşünün, asrın projesini gerçekleştirdik, Anadolu’dan Kıbrıs’a boru hattıyla su götürdük. Su 2 ay boşa aktı orada. Şimdi başka şeyler de götürmeniz lazım, sadece gaz da değil. Yeni bir boru hattı da çekilmeyecek aslında. Mevcut boru hattına monte ederek, fiber optik kablolar çekebiliyorsunuz, elektrik hattı çekebiliyorsunuz, doğal gaz hattı çekebiliyorsunuz.
Şimdi size, maalesef çok üzücü bir şeyi belirteyim burada. Türkiye’de üretilen elektriğin kilowatt saatin maliyeti yaklaşık 18-25 cent. 2 ya da 3 yıl kadar önce oradaydık. Böyle bir enerji konusuyla ilgili çalışıyoruz. 2 Euro’ya Güney Kıbrıs’tan elektrik enerjisi alıyorlardı. Bu kabul edilebilir bir şey midir?
Ondan sonra Yunan şöyle, Yunan böyle… Yunan’ı, Rum’u, İngiliz’i, Avrupa’sı, Amerika’sı önce bizim içimizi oyuyorlar; milli bilinci kaybediyor oradaki jenerasyon. Düşünebiliyor musunuz, orada Türkiye aleyhine, bilmem ne adında 3 bin kişi, 2 bin kişi çıkıp Lefkoşa’da gösteri yapıyor. Neden? Çünkü öyle bir sistem üretilmiş ki, bir taraftan mafyatik yapılar, bir taraftan turizm kisvesi altında gayriahlaki kumardı, şuydu, buydu.. Bunlar, orada milli bilinci dejenere ediyor. Yani bizimle, Türkiye ile olan gönül bağımızı, ahlaki ve milli bağlarımızı zayıflatıyor.”
“FATİN RÜŞTÜ ZORLU’NUN FİLMİNİ YAPMALIYIZ”
“Allah rahmet eylesin, bence Fatin Bey’in (Fatin Rüştü Zorlu) filmi çekilmeli, ‘Fatin’ diye.. O asılma dönemini ben de okudum, hakikaten çok çok acıdır. Bu ülkenin vatan evlatları birer ikişer böyle harcandı geçmişte. Bir daha olmaması için çok çalışmamız lazım.
Bu mikro çalışmaları yapmalıyız. Burada da, STK’lara çok önemli işler düşüyor. Sivil toplum kuruluşları (STK) olarak bunu sürekli gündemde tutacağız, tutmaya devam edeceğiz. Hep söylemişimdir, geçenlerde Akşam gazetesinde de yazdım, yani Sayın Cumhurbaşkanı’mızın mutlaka Kuzey Kıbrıs’a özel temsilci ataması gerekir ve onun üzerinden işlerin yürütülmesi önemlidir.
Dışişleri Bakanlığımız, tabii ki çok çalışıyor, ama Dışişleri dünya ile uğraşıyor. KKTC bizim için çok önemli, hayati bir ülke. Kendi soydaşımız, kendi kanımız, kardeşimiz, varlığımız, her şeyimiz… Yani Kıbrıs konusu, Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki bir daireden ya da bir masadan ibaret olmamalı. Türkiye’nin Fransa ilişkileri mi önemli, Kuzey Kıbrıs ilişkileri mi? Tabi ki Kuzey Kıbrıs daha önemli. O bizim her şeyimiz.
“KAÇ KİŞİ BİLİYOR BU VAKIFLARI?”
Dolayısıyla bizim de bir strateji belirlememiz gerekiyor. O da mikro ölçekli çalışmalar olmak durumunda. Mesela vakıflar meselesi… 3 tane vakıf var. Adlarını burada duyuyoruz… Kaç kişi biliyor dışarıda bu vakıfları? Çok az, ama çok önemli. Onları, onlarla bu ilişkileri geliştirip, kamuoyu oluşturup, oradaki hem bizim devlet büyüklerimize hem oradaki devlet büyüklerine bu karar verici mekanizmalara bu raporları defaten, defaten, defaten sunmamız, bir anlayış oluşturmamız gerekiyor. STK olarak, bizim milli sorumluluğumuz da bu. Kıbrıs’ı artık geçmişten farklı olarak, çok daha fazla, çok daha yoğun, derin çalışmamız lazım.
İngiliz ekolünü her yerde görüyorsunuz. Arabalarda görüyorsunuz, oradaki her girdiğiniz yerde bir İngiliz izi görüyorsunuz. Görmek istemiyorum arkadaş! Ben Türk görmek istiyorum orada. Türk’üm, Türk’ün izini görmek istiyorum. Kendi ecdadımın izini görmek istiyorum. Osmanlı’yı görmek istiyorum.”
“YUNANİSTAN’IN TÜRKİYE’YE KARŞI BİR ASKERİ HAMLE YAPMA KABİLİYETİ ÇOK AZ”
” …Şu an Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı herhangi bir askeri hamle, taciz ya da başka bir provokasyon yapabilme kabiliyeti çok çok düşmüş vaziyette, onu ben size söyleyeyim.
Hatırlarsanız, özellikle yaz aylarında, tam turizm sezonunda Yunanlılar özellikle F-16’larla gelip bizim hava sahamızı ihlal ederlerdi. Son birkaç yıldır yok. Sebebi?.. Para kazanıyorlar… Daha önce özellikle yapıyorlardı, Türk turizmini engellemek için.
Burada milli güç dengesi bizim lehimize dönmüş durumda. Çok caydırıcıyız. Allah zeval vermesin, Ege Ordu Komutanı’mızla birkaç ay önce yaptığımız bir görüşmede, öğrendiklerim benim içimi gerçekten çok rahatlattı. Yani, Yunanistan’ın askeri kapasitesi bizim nezdimizde oldukça düşmüş durumda.
Bunun bir ispatı olarak da size şunu söyleyebilirim; olası problemler üç kategoride sınıflandırılır, en düşük seviyede” risk”, orta seviyede “tehlike”, en üst seviyede de “tehdit” olarak sınıflandırılırdı. “Risk””, diplomatik olarak çözülebilecek problemleri, “tehlike”, milli güç unsurlarınızın bir bölümünü kullanarak çözeceğiniz problemleri, “tehdit” ise topyekûn harbe girmeniz gereken problemleri ifade eder (yani milli güç kapasitesinin tamamının kullanılması gerekir).
“YUNANİSTAN ‘TEHDİT’ SEVİYESİNDEYDİ, ‘TEHLİKE’ SEVİYESİNE DÜŞTÜ”
Önceden Yunanistan bizim için ‘tehdit’ seviyesindeydi, artık ‘tehlike’ seviyesine düştü.
Deniz Kuvvetlerimiz, donanmamız tabii çok çok caydırıcı. Türk Donanması, şu an Cumhuriyet tarihinin en yüksek harp gücüne sahip donanma özellikle donanım bakımından. Bu bölgedeki en güçlü donanma. Yani, birden fazla cephede aynı anda harekat icra edebilecek kapasitede. Çok ölümcül, çok yıkıcı bir harp gücümüz var, donanma olarak yani. Bu da Yunanistan’ı caydırıyor.
Bir de tabii özellikle robotik sistemler, dronlar… Daha önce söylemişimdir, tekrar kısaca hatırlatayım.. Girit’in güneyinde sismik araştırma yaparken, bir Fransız hücumbotuyla Yunan hücumbotunun oradaki iki gemimize taciz girişimi oluyor. Türkiye’den kalkan yaklaşık 50 civarında dron iki hücumbotla bizim gemilerin arasına giriyor ve onlara doğru taarruz etmeye başlıyor. Bu gerçek yaşanan bir olay!, İki geminin komutası da Fransız ve Atina ile görüşüyorlar, ‘Üzerimize tanımlanamayan çok sayıda cisim geliyor’ diyorlar. Atina, ‘Vurun’ diyor. Kaptanlar, ‘Engellenemiyor… Yapamıyoruz’ diyorlar. Ve ‘Geri dönün’ talimatıyla bölgeden uzaklaşıyorlar.
Bu konuşma da daha sonra bizim istihbarata takılıyor ve açık kaynak bilgisi olarak da yayınlandı. Sonra biliyorsunuz, Charles de Gaulle gemisi gelecekti, gelmedi. Artık Yunanistan Avrupa’dan o eski desteği alamadığı gibi, harp gücü açısından da çok düşük seviyelerde. 4 tane denizaltısı var, eski nesil. Bizim 14 tane var, onu da söyleyeyim; yeni nesil.. Özellikle Reis sınıfı gemiler ki, girdim içerisine, uzay üssü gibi! Ve hakikaten, bilinenin çok ötesinde kapasiteleri var.”
“… Bunu Yunanistan biliyor. Yunanistan’ın 4 tane denizaltısı var eski nesil. Donanması harp gücü olarak korvetin, muhrip vesaire, çok çok az. Yani bizim 5’te birimiz bile değil. Sayısal olarak 5’te 1’den fazla, ama harp gücü olarak yani bunları kullanabilme, çalıştırabilme, muharebede kullanabilme kapasiteleri çok düşük. O yüzden, Yunanistan’ın eskiye göre sesi kısılmaya başladı. Bunu da bir askeri durum olarak sizlerle paylaşmak istedim.”
KIBRIS TÜRKLERİNİN DE, ANADOLU TÜRKLERİNİN DE YAPCAKLARI ÇOK ÖNEMLİ GÖREVLER VAR
Dr. Eray Güçlüer’in yöneticiliğini yaptığı Doğu Akdeniz’in Jeopolitk Güvenliği ve Akdeniz” konulu etkinlikte, konuşmacılara söz vermeden önce, ve program sırasında anlattıkları, bu önemli konulardaki yaşanmışlıkların özü, özeti..
2004’te yapılan Annan Planı’na “Hayır” demelerine rağmen, “Türkiye’nin üye olmadığı bir topluluğa Kıbrıs üye olamaz” diyen Londra ve Zürih anlaşmalarına, “Sınır sorunu olan bir ülke Avrupa Birliği’ne (AB)’ye yapılamaz” diyen AB Anayasası’na rağmen, Ada’nın tamamını temsilen AB üyesi yapılan Rumların, toplumlararası görüşmelerde Kıbrıs Türkü’ne herhangi bir hak vermeleri beklemez.
Kıbrıs’ın ve özellikle KKTC’nin geleceği konusunda Anadolu Türkü’nün de, Kıbrıs Türkü’nün yapabileceği çok önemli görevleri var. Çünkü, “Kıbrıs bizim için çok önemlidir. Eğer Kıbrıs’ı kaybedersek, herhangi bir savaş durumunda, güney ikmal yollarımız tıkanır.”

KIBRIS’IN GELECEĞİ -2
Doç. Dr. FURKAN KAYA: “Benim tezim, Fatin Rüştü Zorlu’nun elinde, Kıbrıs adasının tamamının Türkiye’ye bırakılması konusunda, Lozan Antlaşması, uluslararası hukuk kaideleri gibi doneleri vardı… Bu konularda, Fatin Rüştü Zorlu’nun torunu Fatin Aslan Zorlu’yla da görüşürüz. Onun da bir tezi var; ‘Girit de bir Enosis’tir, Girit’in de aslında dörtte üçü Türkiye’ye ait olması gerekiyor.”
M. KEMAL SALLI
Yaz mevsimi dolayısıyla, çoğu sivil toplum kuruluşunun etkinlerine ara vermesine rağmen, Avrasya Bir Vakfı’nın çalışmaları Divan Sohbeti etiketi altında devam ediyor. Geçtiğimiz haftaki Divan Sohbeti’nin konusu DOĞU AKDENİZ JEOPOLİTİĞİNİN GÜVENLİĞİ ve KIBRIS’IN GELECEĞİ idi. ASAM Başkanı Dr. Eray GÜÇLÜER’in yönettiği ve Kıbrıs’ın özellikle de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin geleceği konusunda çok önemli anıların aktarıldığı, az bilinen gerçeklerin aktarıldığı bu toplantıda Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Enis TULÇA ve Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Furkan KAYA hem Doğu Akdeniz güvenliği, hem Kıbrıs’ın geleceği hem de Mekke Savunma Anlaşması konularında bilgiler verdiler.
Değerli konuşmacıların anlattıklarını ayrı ayrı yayınlayacağız.. Bugün söz Doç. Dr. Furkan Kaya’da..
Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi olmasının yanı sıra, Avrasya Bir Vakfı düşünce kuruluşu olan ASAM üyesi de olan Doç. Dr. Furkan Kaya, Kıbrıs konusuna ilişkin daha önce de vakıf çatısı altında çok güzel programlar yapmış olduklarını hatırlatarak, “Fatin Rüştü Zorlu’nun, o canı pahasına vermiş olduğu milli mücadelenin temelinde Kıbrıs davası olduğunu kanıtlamaya çalışmıştım” dedi.
Doç. Dr. Furkan Kaya gibi, ülkemizin sorunlarına samimiyetle sahip çıkan genç akademisyenlere sahip olduğumuzdan dolayı mutlu ve yarınlarımız konusunda umutlu olmalıyız. Söc Furkan Hocamda; dikkatle dinleyelim:
“FATİN ZORLU RÜŞTÜ NEDEN ASILDI?”
“…27 Mayıs’ın birçok sebebi var. Adnan Menderes’in, Hasan Polatkan’ın, Fatin Rüştü Zorlu’nun idam edilmesi… Bir Dışişleri Bakanı niye idam edilir? …Kıymetli bir dışişleri bakanıydı. Onun sayesinde 60 antlaşmalarını (Londra ve Zürih anlaşmaları) görebildik. Böyle bir insan, böyle bir bakan nasıl asılır? Ben bunu ömrüm boyunca çözemeyeceğim.
“…Kıbrıs Anayasası’nın hazırlanması, Zürih ve Londra antlaşmalarının iki mimarı var; biri Türk Dışişleri Bakanıi Fatin Bey, ikincisi Averof. Averof, Fatin Rüştü Zorlu’nun idam haberini aldığında, ‘Çok iyi bir devlet adamıydı’ demiştir.
İşte bu çok önemli, aslında birçok şeyi özetleyen bir cümle. Çok tarihi ve çok duygusal bir cümle. Hani iki rakip diyoruz değil mi, ki Cenevre’de çok da dövüşmüşler, ama düşünün; rakibiniz diyeceğimiz bir Dışişleri Bakanı, Fatin Bey’in idamına üzülüyor, ‘Büyük bir devlet adamıydı’ diyor.
“GİRİT DE BİR ENOSİS’TİR”
Benim tezim, Fatin Rüştü Zorlu’nun elinde, Kıbrıs adasının tamamının Türkiye’ye bırakılması konusunda, Lozan Antlaşması, uluslararası hukuk kaideleri gibi doneleri vardı… Bu konularda, Fatin Rüştü Zorlu’nun torunu Fatin Aslan Zorlu’yla da görüşürüz. Onun da bir tezi var; ‘Girit de bir Enosis’tir, Girit’in de aslında dörtte üçü Türkiye’ye ait olması gerekiyor. Orada da bir hakkımız var… Dörtte biri Yunan, dörtte üçünün Türkiye’ye ait olması lazım’. Yani, ‘aslına rücu’ meselesi var biliyorsunuz, hukuki terminolojide. Kıbrıs’ta da aynı şey geçerli oldu.
Biliyorsunuz 93 Harbi (1877-78) ile beraber, Rusların işgaline karşı İngiltere’yle yapılmış iş birliğine karşılık, bizden Kıbrıs adasını istediler. ‘Rus tehlikesi bittikten sonra bu adayı size iade edeceğiz’ dediler. Fakat, emperyal güç aldığı şeyi iade eder mi? Vermediler, çöktüler adaya. Daha sonra 1914’te, biz savaşa girince, o zaman dediler ki: ‘Biz bu adaya el koyuyoruz.’ Onu bahane kıldılar ve 23 Lozan Antlaşması’yla da hukuken kendilerine bağladılar.
II. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’nin, o ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ statüsünden ayrılarak daha zayıf konumda kalması ve Amerika’nın kendini bir emperyal, bir hegemon güç olarak ortaya koymasıyla, İngiltere’nin adadan çekilmesi tartışılmaya başlandı. Adadan çekilme, bugünkü KKTC’deki askeri üslerin ve adanın kontrolünün, egemenliğinin paylaşılması veya adanın yeni statüsü konusunda bir tartışma başlatıyor aslında.
ZORLU DEVREYE GİRİYOR
Fatin Bey burada devreye giriyor. 1950’den önce Necmettin Sadak mesela, CHP’nin Dışişleri Bakanı döneminde,
1940’ların başından itibaren Enosis ve Megali Idea iddiaları başlıyor. Makarios orada genç bir papaz olarak, kiliseyle birlikte orayı örgütlemeye başlıyor. Türklere zulüm ve katliam başlatılıyor. Adada Türklere karşı büyük bir baskı var.
O zamanda Faiz Kaymak, Necati Özkan, rahmetli Rauf Denktaş.. bunların hepsi mücahittiler… Dönemin siyasetçilere gidiyorlar, ‘Türkiye adaya müdahale etmeli, çünkü Kıbrıs Osmanlı toprağı, biz burada, Türkler olarak yüzyıllardır yaşıyoruz’ diyorlar. O dönemde genel Türk görüşü, ‘Kıbrıs diye bir davamız, meselemiz yoktur’ şeklinde. Bunu da. Atatürk-Venizelos döneminin dostluğuna bağlıyorlar.
Daha sonra, Adnan Menderes döneminde de aynı şey geçerliydi. Dönemin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’ye de aynı şey soruluyor, o da ‘Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur, hallolmuştur’ diyordu. Menderes-Karamanlis görüşmeleri var. Çeşitli temaslar var, Balkan Paktı gibi girişimler var.
1955’TE EOKA KURULUNCA…
Fakat 1955 kırılması, yani EOKA terör örgütünün Yunanistan eliyle adada kurulmasından sonra işin rengi değişiyor. 1955’te rahmetli Fatin Bey, Menderes’in davetyle, Başbakan Yardımcısı olarak siyasete giriyor. Ailesinden aldığım bilgi; Fatin Bey Menderes’in teklifini, ‘Kıbrıs dosyasını bana verirseniz kabul ederim’ şeklinde yanıtlıyor. Daha sonra da, 57’de Dışişleri Bakanı oluyor, biliyorsunuz.
Fatin Bey kim? Fatin Rüştü Zorlu, Atatürk’ün yetiştirdiği diplomatlardan ve Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın da damadı. Yani Atatürk’ün geleneğiyle yetişmiş, onun dış politikasıyla yetişmiş bir dışişleri bakanından bahsediyoruz.”
“ATATÜRK ÖLMEDİ, AYAKTA”
“…Ben size tarihi bir bilgi vereyim; Hatay meselesi mevzubahis olduğu zaman, Atatürk şöyle diyor: ‘Hatay da milli davamız. 4000 yıllık Türk yurdu düşman eline teslim edilemez’ diyor. Aslında Atatürk’ün ölümüne neden olan Hatay meselesidir. Hasta yatağından kalkmaması gerekirken, doktorların tüm uyarılarına rağmen, o meşhur Mersin-Adana seyahatini yaptı ve oradan dünyaya ‘Atatürk ölmedi, ayakta’ mesajını verebilmek için, rahmetli kendini feda etti. Kılıç Ali’nin anılarında anlattığı gibi, askerler onu selamlarken ayakta duramaması, Kılıç Ali’nin arkasına geçerek, ‘Bana dayanın Paşam’ demesi… Adam ölüyor, ayakta ölüyor, ama dünyaya şunu söylemek zorunda: ‘Atatürk ölmüyor.’
Çünkü, yabancı basında Atatürk’ün ölümüne dair asılsız haberler çıkmaya başlamıştı. O haberlerin doğruluğu kabul edildiği anda, o öngörü kabul edildiği anda Hatay’ı kaybedeceğiz. Biliyorsunuz, Kurun gazetesinde Atatürk makaleler yazıyor Hatay’la ilgili. Hatta İsmet İnönü diyor ki Atatürk’e, ‘Paşam’ diyor, ‘İsterseniz diyor bu olayı fazla kurcalamayalım, Hatay’ı bırakalım.’
“HATAY OLMASAYDI TERÖR KORİDORU KURULMUŞTU”
Atatürk, ‘Ne diyorsun İsmet? Gerekirse Cumhurbaşkanlığından istifa ederim, oradaki direnç gruplarına katılırım ve Hatay için savaşırım’ diyor. Şimdi bakın, bunu doğduğu Selanik için söylemiyor. Bunu Musul, Kerkük, Süleymaniye için söylemiyor, oralar da Misak-ı Milli sınırları içinde, ama oralar için söylemiyor, ama Hatay için söylüyor. Allah razı olsun, iyi ki söylemiş. Eğer Hatay olmasaydı, şu an terör koridoru kurulmuştu. Çünkü Hatay orada büyük bir tampon, büyük bir bariyer ve gerçekten de bir Türk yurdu.
“KIBRIS’IN DURUMU NE OLACAK?”
Hatay’ın kazanılma sürecinde Saffet Engin, dönemin Kıbrıslı Türk yazarı Atatürk’e, ‘Kıbrıs’ın durumu ne olacak?’ diye soruyor. Yani, 1930’lu yıllarda, ölümüne yakın durumda Hatay meselesi var, bir de Kıbrıs’ı soruyor: ‘Kıbrıs meselesi ne olacak?’ diyor. Verdiği tarihi cevap şu: ‘Onun sırası da gelecek Saffet Bey.’
Bu çok önemli, bu çok tarihi bir cümle. Neden tarihi bir cümle? Demek ki Atatürk’ün ömrü yetseydi Kıbrıs’ı da alacaktı, ama Atatürk Kıbrıs’ı kılıçla, kalkanla almayacaktı; hukuki haklarımızı koruyarak alacaktı. Diplomasideki gücüyle alacaktı. “
“…MacArthur 1930’lu yıllarda Türkiye’ye geliyor ve Atatürk’le görüşüyor. Kendisine, ‘Bundan sonra ne yapmanız gerek, ne yapacaksınız?’ diye soruyor övgülerden sonra. ‘Benim hedefim, Batı Trakya, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Kıbrıs ve Oniki Ada’yı Misak-ı Milli’ye katmaktır’ diyor.
Çünkü, bunların aslında hepsinin tartışmalı olduğunu biliyor Atatürk. Oniki Adalar da oldu-bittiye geldi. 47 Antlaşması ile İtalyanların Oniki Adalar’ı Yunanistan’a tek taraflı vermesi hukuken imkansız. Çünkü ardıl devlet biziz, bizim rızamız gerekir… Aynı Kıbrıs meselesinde olduğu gibi. Girit’te de aynısı oldu.
Jeolojik olarak baktığımız zaman, coğrafi olarak baktığımız zaman Kıbrıs Anadolu’nun doğal bir uzantısıdır. Kıbrıs adası Anadolu’dan kopma; Anadolu’dan koparak bir ada haline gelmiş. Şimdi konunun coğrafyasıyla beraber, siyasi yönüyle beraber Kıbrıs adası batmayan bir uçak gemisi..
Mustafa Kemal Atatürk, bir manevralar toplantısında yanındakilere soruyor, ‘Arkadaşlar’ yeni bir savaş ortamı olursa, herhangi bir saldırıda Türkiye’nin en kritik hattı neresidir?’ diyor. Herkes bir yeri gösterirken Mustafa Kemal Paşa elini Kıbrıs adasına doğru bastırıyor, ‘Bakınız, Kıbrıs bizim için çok önemlidir. Eğer Kıbrıs’ı kaybedersek, herhangi bir savaş durumunda, güney ikmal yollarımız tıkanır’ diyor.
Şimdi dolayısıyla bizim yarım kalan meselelerimiz var. Atatürk’ün Lozan’da yarım bırakılanları teker teker düzeltti… Daha fazlasına ömrü yetmedi. Lozan Antlaşması’nda Boğazlar bizim değildi, değil mi? Boğazlar Sözleşmesi ile uluslararası bir komisyondaydı, ama Tevfik Rüştü Aras’a Atatürk ne dedi? ‘Boğazlar bizim olmadığı sürece biz Anadolu’yu savunamayız.’
“MİLLİ MÜCADELE ASLINDA TÜRKİSTAN’I SAVUNMA SERÜVENİDİR”
“Ben de, ondan hareketle, şöyle bir hep sav ortaya koyuyorum ve derslerimde de bunu anlatıyorum: Anadolu’nun üç tane altın anahtarı vardır. Üç tane de altın kilidi vardır. Bu üç tane altın anahtar nedir? Biri Hatay’dır, biri Kıbrıs’tır, biri de Türk Boğazlarıdır. Ve bunların birini kaybettiğimiz anda, Anadolu işgal altına girer. Anadolu kilidi kırılırsa Türkistan kilidi kırılır. Çünkü Türkistan’ı savunma hattı Anadolu’dur. Yani Milli Mücadele sadece Anadolu’yu savunma serüveni değil, aslında Türkistan’ı savunma serüvenidir Türk tarihi içinde.”
“KIBRIS’I 6-7 EYLÜL NEDENİYLE KAYBETTİK”
“Dolayısıyla buradan baktığımız zaman, 1571’de fethettiğimiz, 307 yıl yönettiğimiz Kıbrıs konusunda bizim halklar nezdinde bir problemimiz olduğunu düşünmüyorum… Benim çocukluğum Büyükada’da geçti. …Yani ben Lefter’leri tanıdım, Lefter’in 6-7 Eylül olaylarında yaşadıkları, 1974 Barış Harekâtı’nda yaşadıkları, evlerin işaretlenmeleri… Burada konuştuğumuz 6-7 Eylül olayları bile Kıbrıs’ı kaybetmemize sebep olan ana tertipti. Tıpkı Gezi olayları gibi görebiliriz bunu. Çünkü 1955’teki o Birleşmiş Milletler konferansında, Fatin Bey’in Kıbrıs’ın tamamını Anadolu’ya bağlayacağı ve imzaların atılacağı sürede, Özel Harp Dairesi’nin, Gladio’nun devreye girerek, ki Sabri Yirmibeşoğlu bunu kendi itiraf etmiştir, ben bunu Hüsamettin Cindoruk’tan da dinledim, rahmetli Melih Esenbel, Melih Kırdar’ın oğlundan da dinledim, Şefik Kırdar’ın oğlu… Yani bu büyük bir tertipti ve o tertip sayesinde biz Kıbrıs’ı kaybettik.
“YA TAKSİM, YAÖLÜM”
Sonra ne yaptı Fatin Bey? ‘Madem bu olaylar oldu, büyük bir dezenformasyon oldu, o zaman iki devletli çözüm gündeme geldi: Ya taksim ya ölüm! Biliyorsunuz büyük pankartlarla yollar yüründü, “Ya taksim, ya ölüm!”
Daha sonra 57-58’de darbe süreci başlıyor. İç siyaset, dış siyaset ve artık işin içinden çıkılamadığı için Fatin Bey’in kafasında şu var, ‘Adaya bir bölük asker sokarsam gerisini getiririm.’ Temel sav bu.
Türk askerinin varlığıyla, Kıbrıs’ın siyasi garantimizde olduğunu şu an çok çok iyi anlıyoruz. Allah mekanını cennet eylesin, Fatin Bey, ‘Bir bölük asker yeter’ diyor. Biz bugün de, askerimiz olmadıktan sonra, orada siyasi varlığımızı koruyamayız. Ve 1957, 58, 59 Londra-Zürih antlaşmalarıyla, biraz evvel işte Enis Hocamın o Averof’la olan görüşmelerinden sonra bir Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın ilanıyla o günün şartlarına göre böyleydi ama hiçbir zaman amaç bu değildi; Cumhurbaşkanı Makarios, Yardımcısı Fazıl Küçük.. Asker sayıları ilk önce 800’e 400 civarındaydı, sonra Türk askeri 650’ye çıkarıldı. Yani orada bir denge sağlanmaya çalışıldı. Neden? Çünkü orada Türkler katlediliyordu.
KENNEDY MAKARİOS’A “HAYIR” DİYOR
Ben John F. Kennedy ile ilgili bir çalışma yaptım, üç defa Amerika’ya gittim 63’te; Harvard’da ve onun kendi kütüphanesinde çalışma yaptım. 63’te Kennedy suikasta uğrayana kadar Kıbrıs meselesinde Kennedy’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin korunması, dengenin korunması noktasında bir duruşu var. Hatta bende fotoğrafları var; Makarios Kennedy ile görüşmeye giriyor Beyaz Saray’a. Uçaktan indiği zaman gülücükler saçıyor, kucaklaşıyorlar, tokalaşıyorlar. Toplantıya giriyor, toplantıdan çıktıktan sonra yüzler asık.
O toplantıda Makarios demiş ki: ‘Sayın Kennedy, adanın bir Rum adası, Helen adası olması için bize destek vereceksiniz.’ Kennedy çok sert bir şekilde, ‘Hayır, adada denge kurulmuştur, adada düzen kurulmuştur. Bundan ötesini kabul etmiyorum’ demiş.. Makarios üzülmüş, bozulmuş. Ve o fotoğraflarda da o hayal kırıklığını görüyoruz aslında.
Peki ne oluyor sonra? 1963’te Kennedy suikasta uğruyor biliyorsunuz, öldürülüyor. Yerine Lyndon Johnson geçiyor. Makarios tekrar Amerika’ya gidiyor, Johnson ile tekrar görüşüyorlar ve o görüşmeden çok kısa bir süre sonra “Kanlı Noel” baskını gerçekleşiyor. Meşhur Kumsal katliamı. Nihat İlhan Binbaşı’nın çocuklarının, eşi Münevver Hanım ve çocuklarının şehit edildiği, yüzlerce Türk’ün öldürüldüğü, toplu mezarların, büyük bir facia döneminin başladığı dönem kapıları aralanıyor. Bunların tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Yani oradan bir icazet alındı ve soykırıma yönelik o katliamlar yapıldı.
JOHNSON MEKTUBU
Şimdi 64 Johnson Mektupları ki çok önemlidir bence, İnönü-Johnson, rahmetli Demirel ile Kosygin görüşmeleri.. O çok tarihiydi. Çünkü o görüşme sayesinde aslında, ki bunlar bir bütündür.. Yani Fatin Bey’in, İhsan Sabri Çağlayangil’in desteği, Süleyman Demirel’in görüşmesi ve adadan işte kaç asker vardı… Önemli miktarda Yunan askerinin çekilmesinde o görüşmelerin çok büyük faydası var. 67 İnönü-Johnson görüşmesi, 74 Harekâtı’nı kolaylaştırmıştır. Yani hepsi birbirinin aslında halka halka devamıdır.
Şimdi 74 Barış Harekâtı, 83’te Cumhuriyetin ilanı ve günümüze kadar olan süreçte Türkiye’nin bunu milli dava olarak görmesi ve ‘bundan sonraki süreçte iki devletli çözümden başka bir şeyi biz kabul edemeyiz, etmemeliyiz’ duruşunun arkasında aslında bu var. Ben dönem dönem Kıbrıs’a gidiyorum. Dönemin Cumhurbaşkanı Ersin Bey’le de çok kez görüşme imkanımız oldu orada. Derviş Eroğlu, ondan sonra Mehmet Ali Talat… Şimdi hepsinin kendince kendi iktidarları döneminde bir duruşu var. Ama bunu koruyabilmek adına da Türkiye’nin de orada olmaya ihtiyaçları var.
“KIBRIS TÜRKLERİNDE BİR ÖNYARGI VAR”
Ben Kıbrıs’ta, halk nezdinde büyük bir önyargı var. Hatta, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın da bulunduğu Necati Özkan Vakfı’nın düzenlediği bir toplantıda ben yine Fatin Bey’i anlattım. ‘Kardeşim siz hep bize büyüklük taslarsınız. Yok o Fatih’ti, yok o kurtarıcıydı. Yok biz yavru vatanız. Biz istemiyoruz böyle bir şey, biz Kıbrıslı Türk’üz’ dedi. Ben de dedim ki: ‘Türk’ün Türkmeni, Kırgız’ı, Kazak’ı olmaz, Türk Türk’tür. Türk’ü zaten öyle böldüler. Türkmen dediler, işte Türkomak dediler, Kırgız Türk’ü, Kazak… Onlar da Rusların projesidir biliyorsunuz. Biz Türk’üz, biz coğrafya olarak bizi bir şey ayırmıyor. Sizin derdiniz ne?’
‘Biz devlet olmak istiyoruz’.
‘E tamam, biz de sizin devlet olmanızı istiyoruz. Fakat ben şunu da istiyorum, yani burada belki yanlış anlaşılma olmasın, ama yani Kıbrıs’ı kendi haline bıraktığımız zaman da yanlış yollara sapma potansiyeli var. Maalesef hissediyorum. O, o çok büyük bir tehlike.”
“…Ama öyle bir siyaset var ki orada, yani önce bunu çözmemiz lazım bence. Yani ilk önce kamu diplomasisi öğren halk nezdinde… Orası bir pavyon adası değil, çok özür dilerim, orası gece alemleri adası değil, orası kumar adası değil. Ama maalesef turizm kaygısıyla bakıyorsunuz; bilmem ne otelinde şu kadar bedava, yok bilmem ne otelinde… Kıbrıs’ın tarihiyle bir tane müze tanımı, o soykırım müzesinin, Barbarlık Müzesi’nin reklamını göremiyoruz; bilmiyorlar, öğrencilerime anlatıyorum: ‘Hocam ben Kıbrıs’a gittim, Barbarlık Müzesi’ni görmedim.’
E peki bölgeleri gezdin mi, en azından yakın o mücahitlerin savaştığı, işte efendim orada bütün katliamların olduğu bölgeleri gezdiniz mi? Maraş’a gittiniz mi en azından?
‘E Maraş’ı görmedim.’ Maraş’ın tarihini biliyor musunuz? ‘E Maraş kapanmış.’ Niye kapalı Maraş? Biliyorum. Peki Maraş kimin?
Geçenlerde işte Birleşmiş Milletler ada temsilcisi ne dedi: ‘Verin Güzelyurt ile Maraş’ı, kaldıralım ambargoları’. Biz de dedik ki: ‘Çok güzel ticaret! Ne güzel ya, biz niye vereceğiz Maraş’ı?’ Maraş’ta Lala Mustafa Paşa Vakfı, Abdullah Paşa Vakfı.. Ondan sonra üç tane vakıf daha var. Vakıf malları zaten devredilemez, satılamaz, ticaret konusu yapılamaz. Maraş tamamıyla pazarlık konusu yapılamaz.
Dolayısıyla, bundan sonraki süreçte, şu anki Cumhurbaşkanı Tufan Bey’in siyasi ilk seçim zamanındaki konuşmaları, ama şu anki temasları… En son bu 27-29 Temmuz tarihinde yapmış olduğu görüşmede, Birleşmiş Milletler ve İngiltere’nin garantör ülke olarak Kıbrıs’ta Türk askerinin varlığının işgalci statüsünde tanınıp tanınmayacağı, daha doğrusu kabul edilmeyeceği noktasında artık bir karara varmaları… Karar derken, net olarak bir görüş ortaya koymaları lazım.”
Doç. Dr. Furkan Kaya’nın da belirttiği gibi, küresel konjonktür dolayısıyla dünyanın en değerli adası konumuna gelen Kıbrıs konusunda çok dikkatli adımlar atmamız gerekiyor.
………………………………………..
KIBRIS’IN GELECEĞİ:3
“KIBRIS GİRİT OLMASIN”
Prof. Dr. ENİS TULÇA: 1974 öncesinde yaşanan ‘Kanlı Noel’ gibi olayları bilenlerin sayısı yavaş yavaş azalacaktır. Dolayısıyla, bir anlaşma, bir çözüm olmadıkça, Kıbrıs’taki askeri varlığımızı devam ettirme zorunluğumuz vardır. Yoksa Kıbrıs Girit olur.
M. KEMAL SALLI
Yaz mevsimi dolayısıyla, çoğu sivil toplum kuruluşunun etkinlerine ara vermesine rağmen, Avrasya Bir Vakfı’nın çalışmaları Divan Sohbeti etiketi altında devam ediyor. Geçtiğimiz haftaki Divan Sohbeti’nin konusu DOĞU AKDENİZ JEOPOLİTİĞİNİN GÜVENLİĞİ ve KIBRIS’IN GELECEĞİ idi. ASAM Başkanı Dr. Eray GÜÇLÜER’in yönettiği ve Kıbrıs’ın özellikle de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin geleceği konusunda çok önemli anıların aktarıldığı, az bilinen gerçeklerin aktarıldığı bu toplantıda Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Enis TULÇA ve Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Furkan KAYA hem Doğu Akdeniz güvenliği, hem Kıbrıs’ın geleceği hem de Mekke Savunma Anlaşması konularında bilgiler verdiler.
Konular ve konuşmacıların bu konular konusunda söyledikleri çok önemli olduğu için, verilen bilgileri, mümkün olduğu kadar, kısaltmadan aktarmaya çalıştık. Gazete sayfasına sığmayan konuşmaların devamını gazetemizin internet sayfasındaki köşemden okuyabilirsiniz.
Dr. Eray Güçlüer’in. Prof Dr. Enis Tulça’nın, Doç. Dr. Furkan Kaya’nın konuşmalarını ve Avrasya Bir Vakfı Başkanı Şaban Gülbahar’ın Kıbrıs’takii vakıflar konusunda verdiği bilgileri ayrı başlıklar altında ayrı yazılar olarak yayınlıyoruz. Bugün söz Prof. Dr. Enis Tulça hocamızda.. Vakıf Başkanı Şaban Gülbahar’ın Kıbrıs’ta Osmanlı vakıfları hakkında verdiği çok önemli bilgileri ve diğer konuşmacıların Kıbrıs’ın geleceği konusunda söylediklerini gazetemizin internet sayfasındaki M. Kemal Sallı kösesinden okuyabilirsiniz.
Prof Tulça, Kıbrıs konusuyla çok eski yıllardan beri ilgilendiğini belirttiği konuşmasında, özetle şunları anlattı:
“TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİNİN GENEL FOTOĞRAFI”
“Türk-Yunan ilişkilerinin bir genel fotoğrafını çizmek istiyorum. Türk-Yunan ilişkilerinde Ege ve Kıbrıs sorunları… Bir tanesi 1955’lerden beri, bir tanesi de 1973’ten beri ciddi ikili sorun oldu. Kıbrıs’ta iki kez Barış Harekâtımız oldu, 1974 Temmuz-Ağustos. Üç kez de Ege’de; 1976 Ağustos’ta, 1987 Mart ve 1995 sonunda, 96 başında da, Kardak Krizi dolayısıyla savaşın eşiğine gelindi. Bu iki soruna konjonktür açısından büyük etki yapacak olan 2003’ten bu tarafa Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları.. Kıbrıs sorunu devam ederken, bunlar da üstüne eklenince, bölgesel bir deniz yetki alanları meselesi ortaya çıkmış oldu.
Birçoğumuz diyebiliriz ki, ‘1974’te bu iş halloldu’. Doğrudur. 1960 sistemini 63’ten itibaren yıkıp tek taraflı hem Kıbrıs Türklerini rencide edecek vaziyette, Akritas Planı gibi katliamlara varan boyutta bir durum tehdidi başladıktan sonra, 64’te Johnson Mektubu’yla bir müdahale şansımız oluştu diyelim.
67’de Türkler kendi bölgelerine çekilmek zorunda kaldı. Yani 64 ile 74 arasındaki sıkıntılardan bahsediyorum. 74’te de garantörlük hakkımızla Birinci Kıbrıs Müdahalesi, arkasından, Cenevre’de uzlaşma olmayınca da ikinci müdahale gerçekleşti.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bugün bir bayrağı var, bir demokrasisi var, bir halkı var, bir parlamentosu var. Türkiye Cumhuriyeti dışında hiçbir ülke tanımıyor belki, ama oradaki varlığımız her şeye rağmen devam ediyor. Tanınma problemi de devam ediyor. Dönem dönem Azerbaycan, Katar, Libya, Pakistan tanıyabilir diye çok bekledik… “
“NE OLURSA OLSUN, BİR ÇÖZÜM ARAYIŞI..”
“Bu tanınma meselesi bir taraftan devam ederken, bir dezavantaj nesiller… Her beş yılda bir değiştiğini düşünün.. Mesela 2004’ü örnek alalım.. Annan Planı zamanındaki gençlik, 20-25’li yaşlarda, üniversite çağında. O insanların bir geleceği, bir ufku var. Orada izole bir yapı içindesiniz. Dışarı açılmanız ya Türkiye üzerinden, Türkiye vatandaşlığıyla daha rahat olabiliyor veya 60 sistemine göre ada doğumluysanız, güneye geçip üç dildeki Kıbrıs pasaportunu alabiliyorsunuz. Çok kişi de aldı. ‘Ne olursa olsun bir çözüm’ arayışı gençlerde daha çok var. “
“BU İKİSİ GERÇEKLEŞMEDİKÇE RUMLAR HİÇBİR ANLAŞMAYA İMZA ATMAZ”
“…2004’te iyi ki Rumlar ‘hayır’ dedi. Çünkü, Annan Planı’na göre adada çok az Türk askeri kalacaktı. 1960 garantörlük anlaşması bitecek, Türk askeri adadan çıkacak.. Bu ikisi gerçekleşmedikçe, Rumlar hiçbir anlaşmaya imza atmaz. (…) Dolayısıyla, Kıbrıs’ın geleceğinde askeri caydırıcılığımız çok önemli. Yani, Rum tarafıyla hiçbir anlaşma, hiçbir uzlaşma umudu yok.
Bizim yapmamız gereken KKTC’yi ayakta tutabilmek için, Türkiye Cumhuriyeti olarak bugüne kadar yapılanları devam ettirmek.. Askeri mevcudiyet çok önemli, Güney’in silahlanmasına karşı tedbirler çok önemli. Şunu unutmayalım, Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı bir maceraya girişmeme nedenlerinden biri, Türkiye’nin KKTC’deki askeri varlığıdır. Türkiye’nin KKTC’deki askeri varlığı Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı maceralara girişmesini frenleyen bir unsur olmuştur. O yüzden çok önemli.”
“KIBRIS GİRİT OLUR”
“…Suriye’deki harekatlar nedeniyle KKTC’den asker çekildiğinde ben çok endişelendim. Nesiller değiştikçe bir oylama, bir referandum ya da 2004’teki Annan Planı gibi bir girişimler olursa, adanın kuzeyinde o plana ‘evet’ çıkma şansı daha fazladır. 1974 öncesinde yaşanan ‘Kanlı Noel’ gibi olayları bilenlerin sayısı yavaş yavaş azalacaktır. Dolayısıyla, bir anlaşma, bir çözüm olmadıkça, Kıbrıs’taki askeri varlığımızı devam ettirme zorunluğumuz vardır. Yoksa Kıbrıs Girit olur.
1974 Yunan darbesi Kıbrıs’ı Girit yapmayı amaçlıyordu. Çok ilginçtir, Batı, Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te gerçekleştirdiği Barış Harekatı’na ‘işgal’ der, ama 15 Temmuz 1974’ten kimse bahsetmez. Makarios’u deviren Yunanlı cuntacılar şeker dağıtmaya mı gitti, o sabah Kıbrıs’a?
Ondan hiç söz edilmez.. Rahmetli Ecevit’in 18 Temmuz’da Londra’ya giderek İngiliz başbakanı ve dışişleri bakanıyla müzakere ederek, ‘Garantör ülkeler olarak bu müdahaleyi birlikte yapalım’ teklifine olumsuz cevap alması üzerine, Ecevit-Erbakan koalisyonun ve dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’ın katkısıyla 20 Temmuz sabahı Barış Harekatı gerçekleşmiş, Kıbrıs Girit olmaktan kurtulmuştu.
Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi, “Güneyimizde Kıbrıs adası gibi bir coğrafyanın hasım bir ülkenin tamamen hükümranlığına geçmesi, Türkiye Cumhuriyeti için son derece sakıncalıdır.”
ATATÜRK-VENİZELOS DÖNEMİ
1930’da, Atatürk ve Venizelos antlaşmalarıyla, 25 yıllık müstesna bir devir var iki ülke arasında. Bu, Fransa-Almanya’nın iş birliğinden daha fazla aslında. Öyle bir müstesna dönem ki; örneğin Yunanistan’ın İran’da diplomatik misyonları yok, İngilizler Yunanlıların işlerine bakıyor. Türkiye ile ilişkiler o kadar düzelmiş ki; 1930 anlaşmaları, 1934’te Balkan Paktı..
Yunanlılar diyor ki: ‘Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği bizi de temsil etsin İran’da.’ Kabul ediliyor ve 5 yıl boyunca bunu Türk Büyükelçiliği gerçekleştiriyor. O zamanki Tahran Büyükelçisi ki, benim dedem Enis Akaygen, İran Şahı’na agremanları verirken, ‘Ben burada Yunanistan’ı da gayriresmî olarak temsil edeceğim, iki ülkemizin arasındaki ikili mutabakata göre’ deyince şaşırıyor İran Şahı, ama çok mutlu oluyor; ‘Benim ülkemde böyle bir diplomatik vesileye siz öncü oluyorsunuz. Bu pek görülmemiş birşey’ diyor.
1980’lerin başında, Fransa ile Almanya’nın, Afrika’da birbirlerinin misyonu olmadığı ülkelerde diğerini temsil etmesini manşetlerden duyurmuştu Batı basını; ‘İki savaş geçirmiş iki büyük Avrupa ülkesi bunu başardı’ diye Türkiye ile Yunanistan bunu 50 yıl önce başarmıştı, 1934’te.
Daha sonra, II. Dünya Savaşı yıllarında da örnek bir dönem var. Gıda yardımları yapıldı ülkemizden Yunanistan’a… Yunan hükümeti, Alman işgalinden dolayı, Kahire’ye sürgüne gidiyor. İsmet İnönü, elçiliğin kapanması nedeniyle Ankara’ya dönen Türkiye’nin Atina büyükelçisine, ‘Yunan hükümeti Kahire’de sürgünde. Türkiye’nin Atina Büyükelçisisiniz. Siz de Mısır’a gideceksiniz, orada görevinize devam edeceksiniz’ diyor.
“1830’LARDAKİ ZİHNİYET DEVAM EDİYOR”
O dönemden bir anekdot anlatayım.. Mısır’da o dönemde hepimizin tanıdığı eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan George Papandreou’nun babası Andreas, onun babası olan yine Georgios Papandreou Mısır’da Yunanistan’ın Başbakanı, sürgün hükümeti. 1944’te savaşın sonlarında bir demeç veriyor Mısır matbuatına ve aynı gazete İngiltere’de İngilizce de yayınlanıyor. Diyor ki, ‘Yunan halkı, büyük sıkıntılar çekti adalarda. Bu savaşın sonunda ülkemize bir ödül gerekir. Bizim bunu bir şekilde sağlamamız lazım. Bu da Oniki Adalar ve Kıbrıs üzerimizde olmalıdır. Zaten yaşayan halk çoğunluk Helendir, Yunan’dır bu bölgelerde.’
Ertesi gün Türk Büyükelçisi randevu alıyor Başbakandan, gidiyor, ‘Demecinizi duydum, okudum. Bir de bana söyler misiniz, ne kastettiğinizi burada?’ diyor. Başbakan aşağıdan alıyor, ‘İşte ülkenize müteşekkiriz, bize yardımlarınız bu savaş sırasında hiç dinmedi, buralara kadar geldiniz elçilik yapıyorsunuz. Biz kardeş, dost ülkeleriz, halklarız. Bizim halkımız çok çekti bu savaşta. Bunun sonunda biz de bir arzumuzu, niyetimizi bu demeçle belirtmiş olduk’ diyor. Tabii Büyükelçi hemen telgrafı yazıyor Ankara’ya, olayı bildiriyor. Ben o telgrafı, Atina Büyükelçiliği’nde arşiv çalışmaları yaparken 97 yılında bulmuştum
Yani, böyle bir dostluk döneminde bile, bir Yunan Başbakanının beyninin arkasındaki düşünceler bunlar. Dolayısıyla 1830’daki o zihniyet, bu 25 yıl hariç, hep devam etmiştir.. 55’lerden sonra ilişkiler koptu zaten; Kıbrıs, Ege vesaire. Karşımızda her zaman Türkiye’ye karşı hasım bir tutum içinde olan bir yapı var.
“BİR ÜLKENİN ÇATIŞMA ARZUSU VARSA…”
Şimdi 19. yüzyılda siyasi tarih kitapları ne der? Bir ülke bir diğer ülke ile bir çatışma, sürtüşme arzusu varsa üç şey yapar:
Bu üç unsurda, kendi halkının beynini yıkamış olmak, silahlanmanın bir noktaya gelmesi ve konjonktürü kollamaktır… Bu üç unsur hala canlı. Destekçileri önce Amerika’ydı, sonra Avrupa Birliği oldu, şimdi İsrail.. Orta Doğu’ya dönüyor. 27 Şubat’tan sonra İran… İkinci İran Savaşı başladıktan sonra Yunanlılar, ‘Türkiye bir şekilde bir savaşa girerse, bu bize bir yol açabilir mi?’ beklentisine girdiler.”
“… Yani bugün bir Türk-Yunan savaşı çıksa ‘Yahu savaş niye çıktı?’ demez Yunan halkı.
Yapılan şey de, yapması gereken de, böyle bir hasım ülkenin konjonktürü kollamak. Onu da yapıyorlar zaten.
…Biden dönemi devam etseydi, Demokratlar cephesinde Türk-Yunan ilişkilerindeki sürtüşme riski çok daha yüksek olabilirdi bence. Ama Trump geldi, ilişkilerimiz bambaşka bir boyuta geldi. Sayın Cumhurbaşkanımızla olan özel ilişkileri, Türkiye’ye bakış açısı vesaire. Avrupa Birliği’ne Yunanistan’ın ilişkileri hep Brüksel’den geçirme gayreti Türk-Yunan sorunlarını… Gittiler Fransa ile 2021 Eylül’ünde Türkiye’ye karşı bir müttefiklik antlaşması yaptılar. Yani düşünebiliyor musunuz, iki NATO ülkesi üçüncü bir NATO ülkesine karşı ittifak yapıyor. NATO tarihinde bu var mıdır 1949’dan beri? Bilmiyorum.
(…) Yunanlılar ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ söylemini hep uygulamışlardır, Türkiye’ye karşı. Yani Türk-Yunan dostluğu aslında gerçekleştiğinde çok kıymetliydi 1930-55 arası. Fakat bugün Yunan cephesinden baktığınızda, bu rotadan uzaklaşmış durumdadır.”
“MAKAROS, ‘YÜZDE 20’Yİ KABUL EDİN,BU İŞ BİTSİN’DİYOR”
“(…) Gerçekten toprak ödünü, her Kıbrıs müzakeresinde ‘Asker çıksın, garantörlük bitsin’ tezlerine ilaveten gündeme gelmiştir. Maraş gibi bir yerde o üç vakıf, arazinin aşağı yukarı %90’ının sahibidir. Bir örnek verelim: Şubat 1979’daki Makarios-Denktaş görüşmelerinde dört ilkede anlaşılmıştı. O zaman, bir şans belki, Yunanistan da AET’ye girmemişti; Ocak 1981’de girdi AET’ye, yani AB’ye.
O zaman Kıbrıs sorunu çözülebilir miydi? Toprak pazarlığında konu tıkanmıştı yine. Çünkü, adamlar hep, ‘1974 öncesi Türk nüfusunun oranı %18’dir, Senin toprağın olsa olsa bu kadar olur’ diyorlar. Makarios da onu söylüyor: ‘Denktaş Bey, iki kartondan birini %20’yi kabul et, atalım imzayı bu iş bitsin’ diyor, ama kabul etmek mümkün değil. Çünkü asker %37’de, Türk mülkü 74’ten sonraki tabloda Türk mülkü %38’lerde.. Yani Denktaş Bey’in kafasında %20’lik bir toprak oranı hiçbir zaman olacak çözüm değil. O zaman bile %28+1’i söylüyor ki bu tez dolayısıyla merhum Rauf Denktaş çok eleştirilmişti, hatırlıyorsunuz. Fakat, 40 sene geçti, Crans-Montana’da Türk tezi yine %28+1’di. Dolayısıyla bütün bu görüşmelerde toprak pazarlığı her zaman ön planda olmuştu.”
“KIBRIS’TAKİ TÜRK VARLIĞI”
“Kıbrıs tarihte hiçbir zaman bir Helen, Rum adası, Yunan adası olmadı. 1571’de Venedik’ten alındı, Osmanlı orayı Türklerin, Anadolu’dan gidebilecek insanların mülkü olması için ikamete açmış. Fakat yeterli sayı gitmemiş. 60 bin kişi gitmiş adaya, yetersiz görülmüş. Onun üzerine, diğer Osmanlı etnisitelerine de açmışlar. Rumlar o sayede daha çok yerleşmeye başlamış. Ama hiçbir zaman ne Venedik ne 1878 sonrası İngilizler zamanında Yunan, Rum faktörü ortada yok. Sadece yani idari olarak. Ama sadece orada bir yaşayan topluluklar var ve bunlar zaman içinde bu tehditlerle vesaire özellikle 63-74 arası Türkler hep İngiltere’ye, Avustralya’da göç ediyor.”
“YA TÜRKİYE YA İNGİLTERE”
“Lozan Antlaşması sonrası İngiliz idaresinde Türklere, ‘Ya Türkiye’ye göç et, ya İngiltere’ye gel ya da adada kal’ denildi ve karar vermeleri için iki yıllık bir süre tanındı. Dolayısıyla da birçok kişi 1923-25 arası, yani Tevfik Rüştü Aras Dışişleri Bakanı olana kadar o 2 yıllık sürede göç etmiştir.
Diğer bir konu, (…) Türk tezlerini, iki devlet tezini YouTube kanallarında sürekli anlatmalıyız. Rumlar ve Rumlar, Yunanlılar bunu yapıyor. Her dakika görüyorsunuz kanalda, ‘Türkler şöyle kesti, böyle kesti.’
Bizde genelde bir suskunluk vardır. Yani konuşuruz, ederiz aramızda, ama dış dünyaya doğru suskunuz… Parlamenterlerimizin Strasburg’da veya işte Brüksel’de AB Parlamentosu’nda konuşmaları gerekir… Nasıl Rum vekiller çıkıyor konuşuyor, bağırıyor çağırıyor; bizden de yapılan konuşmalar vardır, ama bunlar yetersiz bence. O demin söylediğim, ‘Nesiller ilerledikçe zayıflama şansımız artıyor’ dedim ya; yeni kuşaklar Kıbrıs davasını bilmiyor, yaşananları bilmiyor, oluşanları bilmiyor vesaire. O açıdan da önemli.
Montrö, Hatay, On İki Adalar, Kıbrıs çok önemli, ama bir de Nahçıvan var. Atatürk döneminde onu unutmayalım. Nahçıvan da orada bir sigortadır. Bugün işte Zengezur Koridoru falan düşünülürse, Atatürk’ün büyük bir başarısıdır o da.”
“JEOPOLİTİK DENGELER”
Şimdi genel olarak geleceğe baktığımızda, benim görebildiğim kadarıyla, bu jeopolitiğin de etkisiyle şu anki dengeler… Orta Doğu, İsrail faktörü, Kıbrıs Rum kesimi… Rum kesiminde İsrail ile olan bu içiçe durumdan şikayetçi olan insanlar da var. Yaklaşık 20 bin İsrail yerleşmiş Güneye, mülk almış. Onlar da şikayetçi, ama bunu destekleyen bir yönetim ve bir bakış açısı da var.
(…) Devlet aklımız zaten Kıbrıs’ta, bir sorun yok bizim açımızdan. Yunanistan tarafında bazı riskler gelişti son zamanlarda, özellikle hava kuvvetlerinde. Ama bütün bunlara karşı caydırıcılığımızı korumamız lazım. F-35 mi alacağız, Rafale mı alacağız, hava kuvvetlerimizin kabiliyetlerini mi yükselteceğiz; 40’tan 50’ye 70’e çıkaracağız.. Bütün bu hazırlıkları hızla tamamlamalıyız. Çünkü 2030-32’den sonra, KAAN da devreye girdikten sonra, Türk Silahlı Kuvvetlerini değil Yunanistan, herhangi bir ülkenin yakalama şansı yok çevremizde.”
“…Dolayısıyla bugünlerde, 2030-32’ye kadar, belki bazı eksiklerimizden dolayı riskler var, Yunanistan’a karşı. Yahut, Türkiye herhangi bir savaşa girerse, çok cepheli bir riskle (Suriye cephesi olabilir, İran olabilir), bizi Rusya ile karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Rusya-Ukrayna dengesi.. bizim ülkemizin bakış açısı o kadar önemli ki!
(…) Türkiye Cumhuriyeti Rusya ile olan dostluğunu feda edemez. Bu tamam, Osmanlı döneminde 13 savaş yapılmış: 1829-30, 1878, 1912-13 Balkan Savaşı yine o yüzden çıkmış. Osmanlı Çanakkale Boğazı’nı Nisan 1912’de 3 hafta kapatmış, bu Rusya’ya 3 milyar rubleye mal olmuş. ‘Oy sen misin bu zararı bana veren’ deyip o yazdan itibaren bütün Balkanlar’daki Ortodoks Kiliseleri üzerinden politikasını ve provokasyonlarını devam ettirip 6-7-8 Ekim günlerinde 4 gün Karadağ, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan Türk Osmanlı’ya savaş açabilmiş.
“ATATÜRK-LENİN DÖNEMİ”
Bunlar, Osmanlı zamanında olmuş Rusya ile, doğru. Ama Atatürk ve Lenin zamanında ve Tevfik Rüştü Aras Dışişleri Bakanı olduktan sonra, 1925 Aralık’ında imzalanan Türk-Rus Dostluk Tarafsızlık Antlaşması 5 yılda bir yenilenmiş ki bu 25, 30, 35, 40… Savaş içinde Stalin hiçbir şey dememiş bana. Ta ki Haziran 45’te, Selim Sarper-Molotov görüşmesinde, Molotov Rusya’nın taleplerini, Boğazları söyleyince Selim Sarper’e, orada iş değişmiş.. Onun için, biraz hızlıca Amerika’nın şemsiyesi altına girilmiştir 46-47’den sonra, diye düşünüyorum.”
RUSYA-UKRAYNA KONUSU
“Rusya’nın komşuluğu bizim için çok önemli. Bugün herhalde 40 milyar dolar civarı ikili ticaretimiz var. Yani Türkiye Rusya ile ilişkisini bozacak bir ülke değil. Yukarıdaki durum da, karşılıklı uçaklar düşürüldüğünde 2016’da savaş çıkmadı. İki ülke diplomasisi bunları aşabildi. Dünyanın başka bir ucunda böyle bir olay olsa, helikopter veya savaş uçağı düşürülecek olsa, savaş çıkar o iki ülke arasında. Ama Türk ve Rus diplomasisi bunları önledi, her şeye rağmen. Dolayısıyla Ukrayna tamam, Kırım vesaire… Zaten Ukrayna’ya da destek oluyoruz, ilişkilerimiz var; tahıl ihracı konusunda desteklerimiz var. O konuda da dengenin bozulmaması ve Türkiye’nin birinden birine, yani bir tarafa çok yaslanmaması lazım, Ukrayna-Rusya meselesinde de diye düşünüyorum.
(…) Diğer bu antlaşma konusunda da işte askeri destek veya işte birtakım içeriğini tabii ben okumadım, görmedim, bilmiyorum, ama tam NATO’nun 5. maddesi gibi bir bariz madde var mı? O önemli. Balkan Paktı zamanında da bu vardI 1934’te, 9 maddedir.. Türkiye, Romanya, Yugoslayva ve Yunanistan Hitler ve Mussolini tehlikesine karşı bir antlaşma imzaladılar; birine yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış sayılacaktı. Almanlar girdi Yunanistan’a, Bulgaristan’a savaş çıktıktan sonra 41’in baharında… Ama daha önce Türkiye’nin yayınladığı bir bildirge vardı 39 yılında.
Yani Türkiye bu yüzden herhangi bir savaşa katılmadı, bizim de başarımızdır o. İsmet İnönü’nün tarafsızlığı II. Dünya Savaşı sırasında… O, Manisa’nın bir köyünü ziyaret ederken, bir küçük çocuğun ‘Paşa Paşa açız’ diye bağırması üzerine Paşa’nın da dönüp, ‘Ben sizi ekmeksiz bıraktım, ama savaşasız bırakmadım, savaşa sokmadım’ demesi II. Dünya Savaşı’nın özetidir. Yani, Türk tarafsızlığının ne kadar kıymetli olduğu…
Dolayısıyla Türkiye her zaman Yunanistan ile olan ilişkilerini dostluk bazında… Ben bilmiyorum, görmüyorum; yani bizim Dışişleri siyaset planlamamızda Yunanistan’a şuradan saldıracağız, şu adayı alacağız, bu adayı… Bütün dengesizliklere rağmen; yani Girit’teki hakyemişlikler, Kıbrıs, On İki Adalar vesaire… Türkiye’nin, bütün bunlara rağmen, böyle bir dış politikası hiçbir zaman olmamıştır. 3 mil de 6 mil… 36 senesinde çıkar Yunanistan, biz 64’te reaksiyon veririz. Neden? Kıbrıs olayları yüzünden. Kıbrıs patlayınca biz de 6 mile çıkarıyoruz, orada bir denge kuruyoruz vesaire. Dolayısıyla ilk adım her zaman Yunanlılardan gelmiştir.”
Şu söylemi unutmayalım; yani nasıl bugün 7 Aralık 2023 2-3 yıldır bir pozitif agenda diyorlar buna, iki taraftan devam ediyor, ama bir taraftan da Yunanlılar kazmadık kuyuyu bırakmıyor arkamızdan, karşımızdan… Bal make olacağı zaman da, 97-2002 işte Üçüncü İki Antlaşma imzalandı, ama o dönemin bir Savunma Bakanı vardı, tam hangisini hatırlamıyorum, 97 galiba, Tsochatzopoulos. Onun mesela bir ekolü, söylevi vardı o zaman: ‘Türkiye zaman içinde askeri olarak çok güçlenebilir, ilk vuran biz olmalıyız’ diye. Bütün hazırlık bu, Yunanistan’ın yaptığı şu sırada, benim görüşüm.
“(…) Dolayısıyla tekrar itidalli ve Atatürk-Venizelos dönemi gibi bir yapıya dönmemiz şu anda maalesef zor.
Şimdi bunu yalnız diplomatlar tek başına yapamaz. Yani diplomatın başında zaten bir sürü iş var, bir sürü konu var. Ben hatırlıyorum eskiden, komutanım daha iyi hatırlar, 2000’lerin başında, 2010’larda bir SAREM diye yapı vardı Ankara’da. Özam Paşamız vardı. Bir gün çağırdı beni, gittim yanına: ‘Buyur Paşam’ dedim. ‘Bak evladım’ dedi, aldı şu iki kağıdı, ’43 tane Türk-Yunan konusu seçmiş’ dedi. 143 tane yazıyor! ‘Bunların hangisinin üstüne çalışmak istersin?’ dedi. Batı Trakya var, müftülükler var, On İki Ada var, işte Kıbrıs… 143 konu çıkarılmış düşünün, bugün Türk-Yunan uyuşmazlıklarının türev başlıkları olarak. Şaşırmıştım orada ve onun üstünde birçok arkadaşımız çalışmalar yapmıştı. Ben de şeyi almıştım; Batı Trakya’da Yunan Mezalimi, 1919-1922. Onun için onların arşiv çalışmalarını yapmıştım daha önce. Zaten benim de bu alanda katkıda bulunmak istediğim… O kadar şey konu var ki!
“MEYDAN BOŞ KALIRSA …”
Bunun gibi işte, bu kadar hocamın söylediği gibi vakıflarımız var, müesseselerimiz var. Bunlarla birlikte bir böyle şeye girmemiz lazım sanki, bir böyle yeniden bir bütün bir topyekün bir beyin fırtınası akademisyenler, bizler de dahil tabii, girmemiz şart bu konularda. Çünkü meydan Rum ve Yunanlılara kalırsa Avrupa onları dinliyor. Zaten bir hayranlık şeyi var öteden beri; işte Yunan medeniyeti, Yunan hayranlığı, işte Aristo bilmem ne filan o hep var. Dolayısıyla biz hep bir adım geriden koşuyoruz. Ama çoğunda haklı savlar bizim, biz haklıyız bütün uyuşmazlıklarda, hocamızın söylediği gibi Ege’deki diğer konularda vesaire.
Dolayısıyla bütün bu konularda hem askeri olarak her zaman hazır olacağız hiç olmadığı kadar bundan sonrası için de ve beyin olarak da veya işte söylem olarak yazı, çizgi veya sözlü, daha çok o geçerli bugün, her yerde belirli gruplar kurup belki kim hangi konuya hakimse.. Türk-Yunan dili, Avrupa Birliği konusu, işte diğer Ortadoğu konuları, Ermeni meselesi… Hâlâ bir sözde soykırım hikayesi tamamen palavra bir şeyi karşımıza temcit pilavı gibi getiriyorlar. Amerika’daki üç lobiden ikisi Yunan-Ermeni ve şimdi bir de Yahudi lobisi karşımızda. Bir büyüğümüz vardı, ‘Türkiye bu üç lobiyi eş zamanlı karşısına almayacak, o zaman tehlike oluşur’ derdi. Şimdi şu anda üçü de karşımızda. Biri F-16’yı engellemeye çalışıyor, öbürü işte Ermeni saldırılarını tekrar ediyor, İsrail ‘Şunu yap, bunu yap’ diyor Amerika’ya, vesaire. Dolayısıyla bütün bunlarda çalışmaya devam etmemiz lazım.


