TÜRK ASKERİ – Aslan   Kuliyev

Aslan   Kuliyev

      TÜRK ASKERİ

   Savaş, bütün gün koşuşturuyordu, boş bir anı bile yoktu. Atak, seri, kıvraktı. Asker arkadaşları ona: “Sen kurşundan hızlı koşuyorsun, kurşun sana yetişemiyor, o nedenle de düşmanlar seni vuramıyorlar,” diyorlardı. “Evet, öyle” diyordu Savaş. “İnanmıyorsanız, ateş edin, ben kurşunun peşinden koşayım, yarı yolda kurşuna ulaşıp, onu yakalayarak size getireceğim”.

Mayıs’ın sonunda tabur komutanı iri bedenli, mavi gözlü, kızıl saçlı genç bir adamı onlara takdim etti: “Barış, Türkiye’den bizimle birlikte savaşmak için gönüllü olarak geldi. Tecrübeli bir askerdir, ondan çok şey öğreneceksiniz…”

Savaş tabura yeni katılan gönüllü askere döndü:

– Ben senin geleceğini biliyordum, dedi.

Barış şaşırdı:

– Nerden biliyordun?

Savaş da izah etti, Ermenilerle ilk savaşın başladığında annemin dedesi bize yardıma gelen Türk askerleriyle birlikte savaşmış. Her zaman Türk askerlerinin kahramanlığından bahsedermiş.  Anneme: “Bu topraklarda savaş ne zaman başlarsa başlasın, Türk askerleri yine gelirler”, dermiş. Savaş başladı ve sen geldin.

Barış yaşça Savaş’tan büyük olsa da,  daima birlikteydiler. Savaşıyorlar, boş zamanlarında yemek pişirip silahlarını temizliyor, elbiselerini yıkıyor, ocak kurup çay pişiriyorlar,  isten kararmış küçük kazanda mısır ve patates haşlıyorlardı.  Sohbet ediyor,  geçen günlerden bahsediyorlardı. Daha çok Savaş anlatıyordu:  Rusya’da ormanlar içindeki büyük bir şehirde askerlik yaptım, İnşaat ve istihkâm taburunda.  Binalar inşa ediyor, tarlalardan patates söküyor, ot biçiyor, domuzları yemliyor, Rus kızlarıyla da güzel zaman geçiriyorduk. Askerilik görevimi bitirdikten sonra üniversite imtihanlarına hazırlanmaya başladım, ara sıra yazılar da yazıyor, başkent gazetelerine gönderiyordum. Oradan da bana cevaplar geliyordu, “ne güzel hikâyeler bunlar,  gönderdiğin hikâyeler gibi senin de gazetemize gelip bizi şereflendireceğin anı sabırsızlıkla bekliyoruz” diyorlardı. Ben de gidecek, onları şereflendirecektim. Ama savaş başladı, muharebe bana aman vermedi…”

Taburda keşif birliği kurdular, bu konuda tecrübesi olan Barış’ı da birliğin komutanı olarak görevlendirdiler. Barış, Savaş’ı da kendi birliğine aldı. Bütün gün onlara eğitim veriyor, silahlı mücadelenin inceliklerini gösteriyor, sessiz sürünmeyi, tehlikeden uzaklaşmayı, ses çıkarmadan düşmana yaklaşmayı ve düşmanı mahvetmeyi, yakın dövüşün türlerini öğretiyordu.  Askerlerin kendisine  “komutan” demesine izin vermiyor; “komutanım” demelerini istiyordu.

Savaş, komutanına yakınıyordu: “Böyle giderse, keşfe gitmek bize kısmet olmayacak” diyordu. “ O kadar sürünmüşüm ki, karnımın derisi yüzüldü, yerde kaldı. Karın derisi olmayan askerden keşifçi asker olur mu?”

Barış ile Savaş’ın ilk keşif operasyonu başarılı oldu.  Zifiri karanlıkta düşman mevzilerine sessizce yaklaştılar, siperlere sızıp nöbet tutan iki askeri etkisiz hale getirdiler, uyuyan askerlerden birinin burnuna özel kimyasal mayi sürülmüş bezi tutarak bayılttılar, ağzını bantla sarıp esir aldılar. Esiri Barış sırtına aldı ve düşman siperini terk etiler.  Ancak oradan bir hayli uzaklaştıktan sonra durup dinlendiler. Esiri aralarına oturtmuşlardı.

Savaş esiri göstererek:

-Komutanım, dedi. Bunlardan orada çok var. Başlarını taşın, kumun, çöl kaplumbağasının üstüne koymuş, uyuyorlar. Bunun başını ezelim, ben gideyim bir başkasını getireyim…

Barış itiraz etti:

– Olmaz! Bir Türk askeri asla esire el kaldırmaz, ona işkence etmez, silahsız insanlara, kadınlara, yaşlılara, çocuklara dokunmaz!

Savaş duyduklarına inanamıyordu:

-El kaldırmaz mı? Komutanım, sen onların bizim esirlerle nasıl davrandıklarını biliyor musun?

-Biliyorum! Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. Biz onları sadece savaşta öldürebiliriz.

Barış, rahat nefes alabilsin diye esirin ağzındaki bandı çıkardı. Esir sudan dışarı çıkmış balık gibi ağzını açıp kapatıyor, karanlıkta başını döndürüp gâh Barış’  gâh da Savaş’a bakıyordu. Henüz neler olduğunu anlamıyordu. Nihayet dili açıldı, Türkçe yalvarmaya başladı:

-Ara, beni öldürmeyin. Ne isteseniz, veririm, bırakın gideyim.

Savaş nefretle kükredi:

-Kapa çeneni aptal! dedi ve esirin kafasına yumrukla vurdu.

Barış şişman bedeniyle uyuşmayacak bir çeviklikle ayağa sıçradı, tüfeğinin namlusunu Savaş’a doğrulttu.

Savaş çok şaşırmıştı:

– Beni mi vuracaksın? Bir Ermeni için mi?

Barış’ın sesi titriyordu:

– Ermeni için değil; esiri incittiğin için!

Barış nihayet kendine geldi, silahını indirdi, oturup alnının terini sildi:

– Bu son ikazım, dedi, bir daha esire böyle davranırsan, gözümü kırpmadan vururum seni! Asker olanda  ot biçib patates çıkaran, domuzlara yem veren biriyle kəşife çıkınca, bele olacağını da düşünmeliydim.

Savaş kendini haklı çıkarmaya çalıştı:

-Ben askerde kendi isteğimle ot biçmiyor; ya da domuzları yemlemiyordum. Komutan emir veriyordu, “asker, domuzları yemle!”        Ben de yemliyordum. “Asker, patates tarlasına! Marş!”  Ben de koşuyordum. “Asker, geri dön!” Ben de dönüyordum. “Sert adımlarla ot sahasına doğru yürü! Marş! “Bir, iki, üç! Bir, iki, üç! Ben de yürüyordum.

-Sert adımlarla yürümesen çayırlıktaki otları biçemez miydin?

-Biçe bilirdim, ama çayırlığa sert adımlarla girdiğimde daha iyi biçiyordum.   

Ayağa kalkıp yollarına devam ettiler. Barış ona anlatıyordu:

-Asker duyguların, iradesine sahip olmalı, kanunlara ve savaş şartlarına uymalı, temsil ettiği milletin, halkın başını aşağı eğdirmemelidir. Sense duygularına yenik düşüyorsun. En kötüsü de çok konuşuyorsun. Savaş bir an önce bitsin, evine dön, yazılarını yaz ve bir yerlere gönder. Sonra kendin de git yazılarını gönderdiğin yerlere, gidişinle oradaki adamları da şereflendir… 

Savaş üzgündü:

-Yazacağım, gideceğim de…  Onlar da beni bağırlarına basacaklar. Mektupta da böylece: “Seni bağrımıza basacağımız anı sabırsızlıklar bekliyoruz” diye yazmışlardı.

Barış inanmamış gibi seslendi:

– Öyle mi yazmışlardı? –

Savaş tasdik etti:

– Evet, öyle…

– Anlaşıldı.

Savaş şüpheyle sordu:

– Neymiş anlaşılan?

Keşif operasyonlarına çıktıkları ilk günden bu yana, Barış ilk kez gülüyordu:

-Adamlar demek ki sarhoşmuş! Yoksa seni niye bağırlarına bassınlar? Şereflendirmek filan nedir? Kafayı bir çalıştır da! Aklı başında olan adam da bir taşra yazarına böyle saçma sözler yazar mı?

Savaş pert oldu,  çünkü Barış’ın haklı olduğunu düşünüyordu. Galiba adamlar gerçekten de mektubun geldiğinde ipin ucunu kaçırmışlardı. Galiba onların çakırkeyif oldukları bir anda, mektup onların masasının üstüne   konmuştu. Beyaz bir kelebek gibi. Düşündü, hikâyeyi beyaz değil; yeşil zarfa koymuştu. Demek, masanın üstüne kelebek gibi konmuşsa, yeşil kelebek gibi konmuştu. Ama ne kadar düşünse de yeşil kelebeği nerde gördüğünü hatırlayamadı.

Esiri karargâha teslim ettiler. Tabur komutanı olan Albay memnun olmuştu, onları tebrik etti ve : “yemekhaneye gidin, demli çay için, orada patatesli gözleme de var, karnınızı da doyurun. Sonra da bir güzel dinlenin…” dedi.

Yemekhaneye gittiler, komutanın dediği gibi aşçı onlara çay ve gözleme ikram etti. Burada bir yaralı asker de vardı. Savaş onun memleketini sordu ve nereli olduğunu öğrendikten sonra sordu:

-Siz patlıcan ekiyor musunuz?

Böyle garip bir suali beklemeyen yaralı asker şaşkın halde cevap verdi:

– Ekiyoruz! 

 -Turşusunu da kuruyor musunuz?

-Kuruyoruz tabi… Onu niye ektiğimizi sanıyorsunuz? 

-Sözünde mantık yok! İnsan her ektiğini, turşusunu kurmak için ekmez ki!

Yaralı asker hiddetlendi:

-Sen sözü dolandırma da ne demek istediğini söyle!

-Kızma! Söyleyeceğim. Bizler dağ adamıyız, patlıcan nedir bilmeyiz. Bizim köyde Hamit adında bir ihtiyar vardı. Bir gün sizin o taraflara yolu düşmüş, onu yemeğe davet etmişler. Sofraya patlıcan turşusu da koymuşlar. Turşunun hoş olmayan da bir kokusu varmış. Hamit, “bu nedir” diye sormuş. “patlıcan turşusu” demişler. “Yesem beni öldürür mü?” diye sormuş,  “öldürmez”, demişler “asırlardır yiyoruz; ama henüz hiçbirimizi öldürmedi! Rüzgârdan ölen oldu, ayazdan ölen oldu, yağmurdan ölen oldu, güneşten ölen oldu ama patlıcan turşusundan ölen olmadı…” Hamit de bunun üstüne saldırmış patlıcan turşusuna… Ye babam ye! Onlar getirdikçe, bizimki de yemiş.

Sonra gelmiş eve. Bakmışlar ki Hamit’in benzi soluk, yüzü gözü şişmiş, alnı morarmış… Hamit toplamış hısım akrabasını ve demiş ki: “Ben ölüyorum! Size vasiyetim de budur ki: patlıcan eken, özellikle de o lanet şey ile turşu kuran adamlarla oturup kalkmayın, onlara kız vermeyin, onlardan kız almayın!”

Bir süre sonra da Hamit ölmüş! Onun sülalesinden kız istemeye gelen dünürlerle Hamit’in akrabaları arasında garip bir diyalog geçermiş. Önce Hamit’in akrabaları sorarlarmış:

-Patlıcan ekiyor musunuz?

-Ekiyoruz!

-Yoksa o lanet olası şeyin turşusunu da kuruyor musunuz?

-Kuruyoruz! 

-O zaman bizim size verilecek kızımız yok! Patlıcan turşusuna bir kurban vermişiz,  ikincisini vermeyiz!

Savaş sözünü bitirdiğinde bir kahkaha attı, güldü. Yaralı asker bu durumdan biraz incindi:

-Senin o ihtiyar, patlıcan turşusundan değil; mide fesadından ölmüş, dedi. 

Barış sinirlendi yine:

– Kardeş, sen ne kadar lüzumsuz konuşuyorsun?  Sen konuştukça ben yoruluyorum.

Böylece keşif operasyonuna gidiyor, esir getiriyor, esirleri teslim ettikten sonra yemekhanede kekik çayı içiyor, patatesli gözleme yiyorlardı.  Savaş yine doğru durmuyor, buradaki yaralı askerleri sorguya çekiyordu:

-Söyle bakalım; ama doğruyu söyle, sizde mi patlıcan ekiyorsunuz? O patlıcan denen lanet şeyin turşunu da kuruyor musunuz?

“Evet” cevabı alınca üzülüyor: “Bu nedir böyle? Ülkenin yarıdan çoğu patlıcan ekiyor” diye söyleniyordu.  Barış ise her defasında onu kınıyordu:

– Bak seni ikaz ediyorum! Sen düşman kurşunuyla ölmeyeceksin! Kendi askerlerimizden biri, sonunda dayanamayıp seni alnının ortasından vuracak. İnsanların patlıcan ekip ekmedikleri senin neyine gerek?

Savaş artık askerlerden hiçbir şey sormayacağına dair söz veriyordu; ama Barış’ın gözünden uzaklaşınca bir asker bulup karşısına alıyor; Barış duymasın diye fısıltıyla soruyordu:

– Doğru söyle, patlıcan ekiyor musunuz?

***

Bir gün Savaş, Barış’a:

-Eğer ben ölürsem, savaş bittikten sonra bizim köye gidip anneme, benim hiç korkmadığımı, düşmanların önünden kaçmadığımı, bir Türk askeri gibi savaştığımı söyle… 

Barış hayretle Savaş’a bakıyordu, şimdi bunu nerden çıkardın der gibiydi.  Savaş onun içinden geçenleri hissederek devam etti:

-Biliyor musun,  dedi,  ben köydeyken karanlıktan korkuyordum. Geceleyin tek başıma evden dışarı çıkamıyordum. Cepheye gelirken annem bana: “Orada korkaklık etme,  düşmanın önünden kaçma, bir Türk askeri gibi savaş. Ben senin ölümüne üzülmem ama korkaklık ettiğini duyarsam, ona çok üzülürüm. Senin bir Türk askeri gibi savaştığını duyarsam, çok mutlu olurum,” dedi. Ben de eğer şehit olursam, annemin hiç korkmadan savaştığımı bilmesini istiyorum. İncinmesin, mutlu olsun istiyorum.

Barış, onun bu ricasını yerine getireceğine dair söz verdi. Gülüşünü içinde boğarak sordu:

– Sen köydeyken âşık olmadın mı? Bir kız sevmedin mi? Geceleri gizlice kız ile görüşmeye gitmedin mi? Gittinse, nasıl gidiyordun? Yoksa seni sevdiğin kız ile görüştürmeye, elinden tutarak annen mi götürüyordu? 

Savaş kederli bir dille cevap verdi:

– Köydeki kızlar benim geceleri korktuğumu biliyorlardı. Komşumuzun bir kızı vardı, güzel kızdı ama keskin bir dili vardı. Komutanım, sen onu görseydin, dünyada benim kadar şirin dili olan ikinci bir insan olmadığını düşünürdün. Bana: “geceleyin korkman falan önemli değil, sen elçilerini gönder, gelip beni istesinler, geceler dışarı çıkınca ipin bir ucunu senin koluna bağlarım, birini de kendi koluma. Bizi birlikte gördükten sonra cinler, ecinniler etrafımızda dolaşamazlar…” diyordu. Buradan sağ salim dönersem, o kıza elçi göndereceğim. Beni bekleyeceğine söz verdi…

Bu sohbetlerinden birkaç gün sonra, bir operasyona çıkmak için hazırlandıkları sırada Barış ona sordu:

– Yine korkuyor musun?

Savaş gözlerini kırptı:

– Neden?

– Karanlıktan!

Savaş çok incindi:

-Komutanım, buraya geldiğim günden beri, barut ve kan kokusunu duyduğum o andan beri bütün korkularım yok olup gitti. Şimdi ne geceden, karanlıktan korkuyorum, ne de ölümden… Korksam, gece seninle keşif operasyonlarına nasıl giderim? Korkmadığımı biliyorsun; ama yine de soruyorsun…

Zamanla birbirlerine daha çok bağlanıyorlardı. Her konuda iyi anlaşsalar da, esirler konusunda fikir ayrılığınsa düşüyorlardı. Savaş farkında olmadan düşmanın askerinden de esirinden de nefret ediyor; her fırsatta nefretini su yüzüne çıkarıyordu. Fakat Barış onu hep engelliyor, “Türk askerinin bin yıllardan beri devam edip gelen savaş geleneği, töresi var” diyordu. “Sen o geleneğe, töreye sorgusuz sualsiz uymalısın. Bir Türk askeri çaresiz durumda kalan esire el kaldırmaz, ona kötü söz söylemez, hakaret etmez”.

Bir operasyonda omzundan yaralanan Barış’ın tedavisi uzun sürdü. Tabur komutanı, Savaş’ın yanına bir asker daha verdi ve: “Mutlaka operasyona gitmeli, bilgi alabileceğimiz esirler getirmelisiniz,” dedi. “Düşman tarafındaki durumu öğrenmeliyiz..” Gittiler, ancak sabaha karşı, elleri boş şekilde tabura geldiler. İkisi de hafif yaralanmışlardı.

Barış bu başarısızlığın sebebini sorunca, Savaş üzgün halde anlatmaya başladı:

– Komutanım, düşman tarafına sızdık, esiri bayıltıp ağzını bağladım, siperden biraz uzaklaştıktan sonra arkadaşıma, “sen bunu tut, ben gidip birini daha getireyim. Orada bunlardan çoktur, başlarını keseklerin, otların, kertenkelelerin üzerine koyup uyumuşlar. Barış komutanım da burada değil, bana kimse engel olmayacak…” dedim. .  Tekrar düşman siperine doğru gittim. Meğer o sırada bir düşman askeri uyanmış, beni gördü, bağırdı, hepsi uyandı. Ben de bastım tetiğe, hepsini tarayıp indirdim yere.   Elimiz boş döndük; ama o itlerden en az on tanesini de geberttik.

Barış kaşlarını çattı:

-Senin oraya başlarını yılanların, kertenkelelerin, tosbağaların üzerine koyup uyuyanları öldürmeye değil; bilgi almak için esir getirmeye göndermişlerdi. Keşif görevi olan asker, verilen emri kusursuz şekilde yerine getirmeli, soğukkanlı, dirayetli olmalıdır. Sen ise anında dengeni kaybediyor, duygularına kapılıyorsun.

Yaz mevsiminin sonlarına doğru tabur başarılı bir operasyon düzenledi. Beş köyü düşmanlardan azat etti, düşmanı doğuya doğru sürdüler.  Bu operasyon sırasında Barışla Savaş bir köyün kenarındaki samanlıkta Ermeni kadın çocuklarının saklandığını fark etti. Kadınları, çocukları samanlıktan çıkardılar, Barış onlara ekmek ve su verdi: “Hiçbir şeyden korkmayın” dedi, “burada emniyettesiniz sizlere kimse dokunmayacak”.  Çatışmalar sona erdiğinde, sizi göndereceğiz.” Dedikleri gibi de yaptılar, akşamüstü Ermenileri toplayıp dağ yoluyla kendi askerlerinin olduğu bölgeye doğru yola saldılar. 

Savaş’ın hiç beklemediği bir anda, Ermeniler de çoktandır ellerinde olan yirmi yedi Türk kadını ve çocuğu esirlikten azat ederek bu tarafa yolladılar.

– Gördün mü, dedi Barış sevinçle: “Düşmana nefretle hiçbir şeyi başaramazsın Sen savaş kanunlarına uyduğunda, onlar da uyacaklar.”

Ama azat edilen Türkler adeta insanlıktan çıkmışlardı. Tüyleri diken dikendi, saç başları dağınık… Kadınların ve hatta körpe çocukların elbiseleri yırtılmıştı, bedenleri, yüzleri, gözleri mosmordu. Askerler onlara yaklaşmak istediğinde çocuklar,  gözleri korkudan büyümüş halde tüyler ürperten bir çığlıkla bağrışıyorlar, elleriyle yüzlerini, gözlerini kapatıyorlardı. Kadınlardan üçü aklını yitirmişti. Sürekli sayıklıyorlar,  sonra kahkahalarla gülüyorlardı. Tabur komutanı askeri kıyafetle onlara yaklaşılmasını yasakladı.

Barış sarsılmıştı,  suratı mosmor olmuşu, mavi gözlerinde buz gibi soğuk bir parıltı vardı, hiç konuşmuyor, sorulanlara da cevap vermiyordu. Bilgi almak için esir getirdiklerinde, onu tabura teslim etmeden önce kendisi bizzat sorguya çekiyor, Türk kadınlarını ve esirlerini o hale kimlerin getirdiğini öğrenmek istiyordu. Nihayet bu işleri yapanların Vahan’ın birliği olduğunu öğrendi. Şimdi de bu birliğin nerede konuşlandığını, kaç askerinin olduğunu ve ne şekilde hareket ettiklerini konusunda bilgi toplamaya başladı. Yakaladığı tüm esirlerden soruyor, geceleri Savaş’ı da yanına alarak keşif yapıyordu. Bazen Savaş’ı da hiç yanına almıyor, tek başına çıkıyor, gece yarısı yorgun ve bezgin bir halde tabura dönüyordu. Ne kadar yorgun olsa da, önceki gibi uyuyamıyor, başını yastığa koyup uzandı mı, bir süre sonra bağırarak uykudan uyanıyor, el atıp yanındaki silahına sarılıyor, gözleri ağarmış halde kesik kesik nefes alıyordu. Böyle anlarda kan ter içinde uyanıyordu. Savaş ise onu sakinleştirmeye çalışıyordu:

-Komutanım, beni ne patlıcan ekenler öldürecekler, ne de düşmanlar, beni sen öldüreceksin. Çünkü ne zaman kâbus görerek uyansan, silaha sarılıyorsun, bir gün bununla da yetinmeyip tetiğe basacaksın, bizi tarayacaksın…

-O kadınlar, çocuklar gözlerimin önünden gitmiyorlar, gözlerimi yumduğumda dahi onları görüyorum, çığlıkları kulaklarımdan gitmiyor, ellerini açıp bizi yardıma çağırıyorlar…

Bir keşif operasyonundan dönerken Savaş’a adeta vasiyet etti:

– Eğer ben o kadınlar ve çocukların intikamını almadan ölürsem, beni toprağa defnetmesinler, beni gömecek olurlarsa, sen buna izin verme. Beni atın bir ıssız yere, tilki çakal cesedimi parçalasın, akbabalar gözlerimi oysun, kurt kuş yesin bedenimi…

Savaş itiraz etti:

-Komutanım,  hiç öyle şey olur mu? Seni defnederlerken, ben de çıkıp “olmaz’ onu defnetmeyin, atın çöle cesedini kurt kuş yesin” diyeceğim, öyle mi?

Barış’ın gözlerinden ateş saçılıyordu:

-Bunları söylemene gerek yok! Sadece beni defnetmelerine izin vermeyeceksin! Bu bir emirdir! Asker, sen emri yerine getireceksen! Tamam mı? 

Savaş çaresizce cevap verdi:

-Tamam, olur.

– Evet! Şimdi tekrar et bakalım.

– Komutanım, neyi?

– Emri!

Savaş boynunu büktü; ama komutanının gözlerine bakınca emir tekrarına mecbur oldu:

-Komutanım, o çocukların intikamını almadan şehit olursan, seni defnetmelerine izin vermeyeceğim. Cesedini ıssız bir köşeye atacağım. Yabani hayvanlar gelip cesedini parçalayacak yırtıcı kuşlar gözlerini oyacak, etlerini tike tike yiyecekler. Yabani kuşlar ya da evcil kuşlar! Sizin için fark eder mi komutanım?

Barış yeniden kaşlarını çattı:

-Fark etmez! Sen emri yerine getireceksin. Kuşları tasnif etmeyeceksin!

Şimdi Savaş, sabahları uyandığında ellerini göğe kaldırıp Allah’a dua ediyordu:

-Ey bir olan Allah’ım, o çocukların kısasını almadan komutanım şehit olmasın. Eğer intikamını almadan şehit olursa, vasiyetine ve emrine göre onun defnedilmesini engellemeliyim. O zaman da Türk subayına saygısızlık ediyorum diye, beni karargâhın önündeki telefon direğine bağlarlar. Taburda ne kadar asker varsa, her biri karşıma geçip vücuduma bir şarjör mermi boşaltır. Komutanım şehit olursa, beni de rezil bir şekilde öldürecekler.

Savaş aralarında geçen bu konuşmayı, komutanın sinirli bir anında yapmış olduğunu,  hırsından söylediğini düşünüyordu; ama nerde? Sık sık onu sesliyordu:

– Asker.

– Emredin komutanım!

– Emrimi unutmadın değil mi?

– Unutmadım komutanım! Ama Allah aşkına bu emri tekrar etmemi benden istemeyin.

– Tekrar ettirmeyeceğim, sen yeter ki unutma!

Tekrar ettirmeyeceğim, dese de iki üç gün geçtikten sonra yeniden: “asker emri unutmadın değil mi” diye soruyordu. O da bezgin halde “unutmadım komutanım” diyordu.

Barış:

-O halde tekrar et bakalım, dedi.

Savaş sinirlendi:

-Komutanım, o çocukların intikamını almadan şehit olursan, seni defnetmelerine izin vermeyeceğim. Cesedini ıssız bir köşeye atacağım. Yabani hayvanlar gelip cesedini parçalayacak,  yırtıcı kuşlar gözlerini oyacak, yabani hayvanların cesedinin etlerini çekiştirmelerine bakacağım. Eğer birileri gelip seni defnetmek isterse, Er Savaş burada komutanının vasiyetini ve emrini yerine getiriyor! Derhal buradan uzaklaşın. Yoksa alnınızın ortasına iki delik açarım. Ben kuşu gözünden vururum, senin alnında delik açmak benim için su içmek gibi bir şeydir, diyeceğim.

Barış onu takdir etti:

-Aferin! İşte böyle yapacaksın!

Bir akşam Barış ona: “hazırlan, gidiyoruz” dedi. Savaş komutanının sevinçli olduğunu seziyordu. Gözleri garip şekilde ışıldıyordu. Komutanını ilk kez operasyona giderken böyle sevinçli görüyordu.

Silahlanıp yola çıktılar. Barış önde gidiyordu, bu çığırlardan o kadar çok gidip gelmişti ki artık yolu,  gözü kapalı bile tanıyordu. Dereyi geçip tepeyi aşar aşmaz da iki yük kamyonu ve araçların çevrelediği çadırları gördüler.

Barış:

– Bu Vahan’ın birliğidir, dedi. Buradan bir nefer bile sağ çıkmamalıdır. Eğer biri bile kurtulsa, dünyanın öbür ucuna da gitse, takip edip bulacağız, tamam mı?

Savaş sevinçle cevap verdi:

– Emredersiniz komutanım!

Düşman kampına gizlice sokulup el bombalarını bir bir çadırlara atmaya başladılar. Uykudan uyanıp kaçmak isteyenleri de isabetli atışlarla vuruyorlardı. Baskın o kadar ani ve birdenbire olmuştu ki,  düşmanlar onlara ateşle karşılık dahi verememişlerdi. Arabaların arasına dalıp bütün askerlere ateş ettiler, hiç kimseyi sağ bırakmadılar. Savaş öyle çatışıyordu ki, onu bir anlığına da olsa bir noktada görmek mümkün olmuyordu. Sanki çadırların arasında uçuyordu.

Hepsinin işini bitirdiklerinden emin olduktan sonra ellerine geçen otomatik silah, roket ve el bombalarını arabalardan birine yükleyerek oradan uzaklaştılar. Son bir aydır, Barış ilk kez bu gece rahat uyuyabildi. Savaş da seviniyordu. Her hatırladığında tüylerini diken diken eden o emri artık yerine getirmeyecekti.

Çarpışmalar gittikçe şiddetleniyordu. Kutsal Azerbaycan’ın toprakları alev alev yanıyor, mermiler toprağı eleyip kazıyor, kurşunlar dalları kırıyor, kuşları yuvasından tedirgin ediyor, toz ve duman gökyüzüne yükselip bir bulut gibi güneşin önünü kesiyordu. Dicle Fırat çaylarının sahillerinden gelen bir tayfa, dünyadaki bütün taraftarlarının da desteğinden istifade ederek, zamanında onları kendi evlerinde ağırlamış,  açlıktan ve ölümden kurtarmış insanları, o insanların çocuklarını öldürüyor, evlerini, yurtlarını ele geçiriyor, topraklarını işgal ediyorlardı.    

Bir gün Tabur komutanı onları çağırıp:

-Güneydeki sınır köyüne gidin, düşman oraya hücuma başladı, ne yaparsanız yapın; ama düşmanın ilerlemesini durdurun ki insanlar sağ salim köyden tahliye olsunlar. Burada da durum ağır, sizin yanınıza başka kimseyi veremem, dedi. 

Her biri üçer adet el bombası ve hayli mermi alarak yola çıktılar. Onlar köye ulaştığında düşman da karşı taraftan köye girmek üzereydi,  iki üç yaşlı adamın, av tüfekleriyle onların ilerleyişini durdurmaları mümkün mucize gibi bir şeydi. Kurşunların hedefinde olmayan yerlere gizlenmiş kadınlar,  kızlar ve çocukların yüzü gülmeye başladı, yüzlerinde ümit ışıltıları parlayıp yandı, seviniyorlardı, yanaklarından sevinç gözyaşları süzülüyordu. Annesinin eteğine yapışmış, tahminen dört ya da beş yaşındaki, iri kara gözlü güzel bir kız çocuğu onlara bakıyordu. Kızın dudakları titriyor,  silah sesini her duyduğunda ürperiyor, annesine sığınıyordu. Barış ileriye geçti, kızcağızın önüne diz çöküp saçlarını sıvazladı. Sonra köylülere döndü:

-Asla korkmayın, biz onların köye girmesine izin vermeyeceğiz. Biz karşı ateşe başladığımızda, siz de buradan çıkıp güvenli yerlere gidin. 

Evlerin arasından, başlarını eğerek düşman askerlerine doğru yürüyorlardı. Köyden dışarı çıktılar, buradan dereye kadar olan yamaç iri kayalarla kaplıydı.  Kayaları siper aldılar, düşmanların nereden ateş ettiklerini öğrenip karşı ateşe başladılar. O ana kadar sadece av tüfeği ile kendilerine ateş edildiğinden ve ateş edenlerin de karavana attıklarından emin olan düşmanlar,  birdenbire otomatik silahlarla ateş edildiğini gördüler ve ilk kayıplarını verdiler. Köyü işgal edeceklerinden de emindiler. Yakınlarda Azerbaycan askeri birlikleri, askerleri yoktu, burada kendilerine direnenlere yardıma gelen olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Peki, bu otomatik silahlar ve bu savaşçılar nerden gelmişlerdi?

Onları ateşe tutmuşlardı, öfkeyle yaylım ateşi açıyorlardı. Kurşunlar kayalara değip sekiyor, havada taş parçaları uçuşuyor, taşlardan kalkan acı duman boğazlarını gıcıklandırıyordu. Ateş altında başlarını havaya kaldıramıyor, gözlerini açamıyorlardı. Savaş bir taşın arkasından diğerine sürünüyor, sık sık yerini değiştiriyor, düşmana karşılık veriyordu. Barış ise soğukkanlıydı, sadece düşmanın yerini belirledikten sonra ateş açıyordu ve hedefini daha isabetli şekilde imha ediyordu. Savaş sık sık ona saatin kaç olduğunu soruyor, Barış da cevap veriyordu. Sonunda sinirlendi:

-Sen aklını mı yitirdin? Saatin kaç olduğu neyine gerek?

-Komutanım, köylülerin buradan çıkıp tepeyi aşmaları için en azından iki saat gerekir. Tepeyi aştılar mı, güvenli yerde olacaklar.

Barış, onun neden sık sık saati sorduğunu, ancak o zaman anladı ve bir an ona böyle kaba şekilde cevap verdiği için utandı. Barış artık bu vahşilerin ellerine geçen çocuklara, kadınlara nasıl davrandıklarını biliyordu.

Onların etrafındaki düşman çemberi gittikçe daralıyordu. Galiba sonumuz geldi, diye acı acı düşündü Barış. Tek çıkış yolu geri çekilmekti; ama arkamızda çocuklar ve kadınlar vardı. 

Düşman tarafı ağır silahlarla saldırıyı şiddetlendirmişti. Savaş ona seslendi:

-Komutanım, az önceki kız çocuğunu hatırlıyor musun? O kızcağızın bu vahşilerin eline geçebileceğini düşünmek bile insanın tüylerini diken diken ediyor! Siz bana emir vermiştiniz, intikam almadan şehit olsaydınız, cesedinizi defnetmelerine izin vermeyecek, ıssız bir yere atacaktım. Şimdi benim de sizden bir ricam var. Eğer ben şehit olur da bu insanlar bu vahşilerin eline geçerlerse cesedimi ıssız bir köşeye değil; dorudan köpeklerin önüne atarsınız. Gözünüzün önünde köpekler beni parçalasın, yesin!

Savaş sözünü bitirir bitirmez, kayaların arasından başını aşağı eğerek aşağıya, hem de düşmana doğru koşmaya başladı. Sanki taşların üzerinden dereye doğru uçuyordu. Çayın kenarındaki iri kayaya ulaşıp kayayı siper aldı,  ayağa kalkıp:

-Komutanım, vur,  bu itleri!  diye bağırarak hücum yeleğindeki üç el bombasını da düşmanın ateş noktalarına doğru fırlattı. Onu vurdular, taşların arasına düştü, ama hala ateş ediyordu. 

Komutan artık ölümü düşünmüyordu,  ayağa kalkmıştı. Askeri, Türk komutanına sesleniyordu! Asker onu çağırıyor,  ondan yardım istiyordu! Barış kan çanağına dönen gözlerini karşıya dikmiş ağır ağır ilerliyordu. Şimdi onu hiçbir şey durduramazdı!   Başlarını aşağı eğerek kaçmaya başlayan düşman askerlerine nişan alıyor, nefretle tetiği çekiyor, onların nasıl yere yuvarlandıklarını gördükçe de, kulaklarında askerinin çığlığı yankılanıyordu: 

– Komutanım, vur, bu itleri!

Komutan da vuruyordu. Çatışma alanında hayli leş ve yaralı bırakan düşmanlar geri çekilip çayın karşı tarafındaki tepelerin arkasına geçerek kayboldular. Galiba yedek kuvvetlerin onlara yardıma geldiğini zannetmişler ve kaçıp canlarını kurtarmanın telaşına düşmüşlerdi.

Barış askerinin yanına ulaştığında Savaş belini taşa dayayıp oturmuştu, kan içindeydi. Onu görünce gülümsedi, alnına yapışmış saçlarını kenara çalmak istedi, ama gücü yetmedi. Gülümsemeye çalışarak:

-Köylüleri kurtardık, dedi. Komutanım, sen beni bırak git, beni kendine yük etme, çünkü ben ölüyorum.

Barış ona şefkatle yaklaştı:

-Ölmeyeceksin! Asıl vuruşmalarımız bundan sonradır! 

Savaş canını dişine takarak konuşmaya devam etti:

-Komutanım, bana: “Sen çok hızlı koşuyorsun, sana kurşun yetişemez” diyorlardı. Ama kurşunlar yetişti bana. Galiba o kadar da hızlı koşamıyormuşum.

Barış onu sırtına alıp yola düştü. Yorulsa da, kolları takatsiz kalsa da, bir an olsun durmuyordu. Geçen her saniyenin Savaş’ın yaşayabilmesi için çok değerli olduğunu biliyordu. Geç kalırsa, Savaş kan kaybından ve dayanılmaz ağrılardan ölebilirdi.

Barış akşamüstü karargâha ulaştı, Savaş’ı tıbbi çadırdaki doktorlara teslim etti, son gücünü toparlayıp doktorlara bir şeyler demek istedi ama söylemedi. Bilincini kaybedip yere yığıldı.  Gücü, enerjisi onu buraya kadar getirmeye yetmişti.

Barış kendine geldiğinde artık hava kararmıştı, Savaş’ın yanına gitti. Ameliyat etmişlerdi, henüz narkozdan ayılmamıştı, güçlükle nefes alıyor, acılar içinde inliyordu. Doktor: “kurşunları çıkardık ama çok kan kaybetmiş, yaraları da ağır… Fakat yaşama ihtimali var,” diye bilgi verdi.

Onların düşmanlardan kurtardıkları köylülerin hepsi karargâha gelmişlerdi. Yıllar boyunca kazandıkları malları, mülkleri evleri, ata yurtları düşmanlara kalsa da, düşmanların eline geçmedikleri; kızlarını, gelinlerini, çocuklarını sağ salim kurtarabildiklerini düşünüyorlar, seviniyorlardı. Barış’a minnet duyuyorlar, ona hayır dua ediyorlardı.

Barış ise:

-Bana değil;  içeride yatan askere minnettar olmalısınız. Sizi de, beni de kurtaran o oldu. Şimdi gidin, o kahraman askerin yaşaması için Allah’a dua edin, dedi. 

Barış ne yapsa da, köylüler oradan uzaklaşmadı. Çadırın etrafına dağılarak küme küme oturmuşlardı. Yaşlı bir adam ona itiraz etti.

-Oğlum, sen ne konuşuyorsun! Hayatı pahasına bizi kurtaran asker burada ölümle pençeleşirken, belki de ömrünün son anlarını yaşarken, biz gidip rahat yatabilir miyiz? Bu zor anlarında onun yanında olmayalı mı?

Birden köyde gördüğü kızcağız annesinin yanından ayrılıp Barış’a yaklaştı, kendi askerlerinin yanında olduğunu anlayan kızın korkusu geçmişti, iri gözlerinde cesaret vardı, titrek bir sesle:

– Komutanım! diye seslendi.

Barış o an kendini kaybetti sanki:

– Ne var?

– Ben onu görmek istiyorum.

– Gibi?

– Kahraman askeri!

Barış, yaralı askeri görmesinin bu kızın psikolojisini çok derinden etkileyeceğini düşünemedi:

– Tamam, gel öyleyse, diye kızcağızın elinden tuttu ve devam etti: O gerçekten de kahraman bir askerdir. Benim şimdiye kadar gördüğüm en cesur ve kahraman askerdir!

Çadıra geçip, Savaş’ın yatağına yaklaştılar. Kızcağız gözlerini iri iri açarak ağrıdan ve ateşten dudakları patlamış, azap ifadesi dolaşan yüzündeki kan lekeleri kurumuş yaralı askere heyecanla bakıyordu. Birden az önceki titrek sesiyle adeta çığlık attı:

– Asker!

Savaş gözlerini açtı, acılar dolaşan yüzünde hayret ifadesi belirdi. İniltiyle ve kesik kesik:

– Kız…ca…ğız, diyebildi.

– Kahraman asker, çok sağ ol!

Savaşın yüzünden ağrı, azap ifadesi çekildi, yerine saf, masum bir tebessüm yayıldı ve gözlerini yumdu. Doktor hayret içindeydi, “ilk kez konuştu, bu iyiye işaret,” diyordu.

Barış, bu mert, korkmaz Türk subayı şimdiye kadar birçok çatışmaya girmiş, ölüm kalım savaşı vermişti. Ama asla bu duyguları yaşamamıştı.  Birden yanaklarından gözyaşları süzüldü, ağladığını görmesin, hissetmesin diye kızcağızın elinden tutup çadırdan çıkardı.     

Savaş sabaha karşı şehit oldu. Yüzünde saf bir tebessüm donup kalmıştı…

Şiddetli çatışmalar başlamıştı, Savaş’ın cenazesini doğup büyüdüğü köye götürme imkânı olmadığı için, yakınlardaki bir köyün mezarlığına, yosunlu taşların arasına defnettiler. Taşların arasından esen ılık rüzgâr kadınların gözyaşlarını diğer mezar taşlarının ve kabirlerin üzerine sepeliyordu, mezarın az aşağısındaki kekikler delice çiçeklenmişti, etrafa kekik kokusu yayılıyordu.

***

Kızıl saçlı, mavi gözlü yiğit adam, Azerbaycan’ın en ücra bölgesinde yer alan dağ köyünde;  görünüşünden kimsesizlik yağan, balkonunun ağaçları yağmur ve güneşin etkisiyle iyice kararmış olan eve yaklaşıyordu. Ak düşmüş saçlarını toplayıp arkasından bağlayan ve güllü fistan giyinmiş bir kadın da şaşkınlıkla eve doğru gelen adama bakıyordu.

Kadına yaklaşan adam, üzgün bir şekilde:

-Benim adım Barış, dedi. Türk subayıyım. Savaş ile birlikte vuruşuyorduk. Oğlunuza, sizin ziyaretinize geleceğime dair bir söz vermiştim. Bağışlayın, biraz geciktim. Onun vasiyetini yerine getirmek için buradayım. Oğlunuz gerçek bir kahramandı; düşmandan ve ölümden hiç korkmadan, bir Türk askeri gibi savaştı ve şehit düştü…

Çeviri: İmdat AVŞAR

Pin It on Pinterest