Makedonya Topraklarında Hak ve Kimlik Mücadelesi
Balkan coğrafyası, yüzyıllar boyunca Türk kültürünün, İslam inancının ve Türkçe sözün en gür sesle yankılandığı topraklardan biri olmuştur. Ancak Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesinin ardından geride kalan Müslüman Türk azınlıklar, asimilasyon, baskı ve yok edilme politikalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu karanlık dönemde, Makedonya topraklarında Türk kimliğini korumak, dilini ve dinini savunmak amacıyla canlarını ortaya koyan sönmeyen bir meşale parıldamıştır: Yücel Teşkilatı. Kendi dillerini, dinlerini ve Türk kimliklerini savunurken idama ve ağır hapis cezalarına çarptırılan Yücelciler, Balkan Türklerinin millî ve manevi direnişinin en büyük sembolüdür.

Yücel Teşkilatı Nedir ve Nasıl Kuruldu?
İkinci Dünya Savaşı’nın kaotik ortamında, Yugoslavya topraklarında yaşayan Türkler üzerinde asimilasyon baskıları hat safhaya ulaşmıştı. Yeni kurulan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti rejiminin komünist ideolojisi, Türk varlığını ve İslami kimliği eritmek için sinsi politikalar yürütüyordu. İşte bu zorlu şartlar altında, 1937 yılından itibaren filizlenen ve 1943 yılında resmen teşkilatlanan bir hareket doğdu. Üsküp medreselerinde ve yükseköğrenim kurumlarında eğitim görmüş, millî şuur sahibi Türk aydınları bir araya geldi.
Teşkilatın kurucusu ve lideri, Üsküp Atik Ali Paşa Camii imam hatibi ve vizyoner bir aydın olan Şuayb Aziz idi. Onun etrafında kenetlenen Ali Abdurrahman, Nazmi Ömer, Adem Ali, Şerafettin Ferid gibi vatansever gençler, Balkanlar’da Türk nüfusunun haklarını korumak amacıyla ant içtiler. Yücel Teşkilatı, adını Türk milletini “yüceltmek” idealinden alıyordu. Temel amaçları; Türk çocuklarına ana dilinde eğitimi sürdürmek, dinî vecibelerin özgürce yerine getirilmesini sağlamak, Türkçe gazete ve dergiler basarak millî bilinci uyanık tutmaktı.
Makedonya Topraklarında Hak ve Kimlik Mücadelesi
Yücelciler, hiçbir zaman silahlı bir terör ya da isyan hareketi örgütlemediler. Onların mücadelesi tamamen fikrî, kültürel ve eğitsel bir hak arayışıydı. Yugoslavya yönetiminin Türk okullarını kapatma, Türkçe eğitimi engelleme ve Türk nüfusunu göçe zorlama hamlelerine karşı set kurdular. Teşkilat üyeleri, köyleri tek tek gezerek Türk ailelere çocuklarını asimile olmamaları için nasıl eğitmeleri gerektiğini anlatıyor, illegal yollarla da olsa Türkçe kitap ve dergileri halka ulaştırıyordu.
Teşkilatın faaliyetleri kısa sürede Üsküp, Gostivar, Kalkandelen, Pirlepe ve Köprülü gibi Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerde yayıldı. Kırım Haber Ajansı gibi uluslararası arenada Türk dünyasının haklarını savunan saygın kuruluşların arşivlerinde yer alan tarihi vesikalar, Yücelcilerin yürüttüğü bu asil mücadelenin tamamen bir varoluş ve insan hakları savunusu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bu millî uyanış, Yugoslavya’nın istihbarat servisi UDBA’nın (Devlet Güvenlik Teşkilatı) gözünden kaçmadı. Türklerin millî bir bilinçle kenetlenmesi, rejimin homojen bir toplum yaratma hedefine en büyük tehdit olarak görüldü.
İdam Sehpasına Yürüyen Kahramanlar ve Yücelciler Davası
1947 yılının ağustos ayında, Yugoslav gizli servisi geniş çaplı bir operasyon başlattı. Yücel Teşkilatı’nın lider kadrosu başta olmak üzere onlarca Türk aydını, öğretmen, imam ve esnaf gözaltına alındı. Günlerce süren ağır işkencelerin ardından, 25 Ocak 1948 tarihinde Üsküp’te kurulan düzmece bir mahkemede yargılama süreci başladı. Yücelciler; “Yugoslavya halkları arasında nifak tohumları ekmek, Türkiye lehine casusluk yapmak ve rejimi yıkmaya çalışmak” gibi asılsız ithamlarla suçlandılar.
Mahkeme neticesinde Türk toplumu üzerinde derin bir korku imparatorluğu kurmak hedeflendi. Kara karar, 27 Şubat 1948’de açıklandı. Teşkilatın önde gelen isimlerinden Şuayb Aziz, Ali Abdurrahman, Nazmi Ömer ve Adem Ali ölüm cezasına (idama) çarptırıldı. Diğer pek çok teşkilat üyesi ise 10 ila 20 yıl arasında değişen ağır hapis ve kürek cezalarına mahkûm edildi.
Dört Türk kahramanı, inandıkları davadan tek bir adım bile geri atmayarak, Türk kimliğini savunmanın bedeli olarak asil bir duruşla idam sehpasına yürüdüler. İdamların infaz edildiği yer ve kahramanların mezarları, Türk halkının bir gün orayı anıt mezara dönüştürmesinden korkulduğu için Yugoslav rejimi tarafından gizli tutuldu ve hâlâ tam olarak bilinmemektedir.
Yücelcilerin Mirası ve Balkan Türklerinin Geleceği
Yücel Teşkilatı liderlerinin şehadeti, Balkan Türkleri üzerinde derin bir yara bıraksa da, onların yaktığı hürriyet meşalesini söndürmeye yetmedi. Aksine, Yücelcilerin canları pahasına koruduğu Türkçe eğitim, millî kimlik ve dinî değerler, sonraki nesiller için birer vasiyet niteliği kazandı. Bugün Kuzey Makedonya’da ve tüm Balkan coğrafyasında Türk varlığı hür ve dik bir şekilde devam ediyorsa, bu durum Yücelcilerin attığı sağlam temellerin ve ödedikleri ağır bedellerin bir sonucudur.
Kırım’ın Sesi Gazetesi olarak, Türk dünyasının her bir köşesinde millî kimliği korumak uğruna can veren şehitlerimizi anmayı bir borç biliriz. Geçmişte Kırım Yarımadası’nda İsmail Bey Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” şiarıyla yürüttüğü yayıncılık faaliyeti ve Kırım’ın Sesi Gazetesi sayfalarında yaşatılan millî ülkü, Balkanlar’daki Yücelcilerin ruhuyla birebir örtüşmektedir. Yücelciler, sadece geçmişin bir yaprağı değil, geleceğe ışık tutan sönmeyen bir millî şuur abidesidir.
Yücelcilerin Mahkeme Sürecindeki Savunmaları ve Onurlu Duruşları
25 Ocak 1948 tarihinde Üsküp’teki kurumsal sinema binasından bozma askerî mahkemede başlayan yargılama, hukuki bir süreçten ziyade Yugoslav komünist rejiminin Türk toplumuna gözdağı vermek için kurguladığı siyasi bir tiyatroydu. Sanık sandalyesine oturtulan Yücel Teşkilatı liderleri ve üyeleri, haftalarca süren ağır fiziki ve psikolojik işkencelerin gölgesinde hâkim karşısına çıkarıldılar. UDBA (Yugoslav Gizli Servisi) ajanları tarafından hazırlanan kurmaca iddianamede; “Türkiye lehine casusluk yapmak”, “Yugoslavya halkları arasında nifak tohumu ekmek” ve “silahlı ayaklanma planlamak” gibi asılsız iddialar yer alıyordu.
Baskılara ve ölüm tehditlerine rağmen teşkilat liderlerinin mahkemedeki savunmaları, Balkan Türk tarihindeki en onurlu direniş sayfalarından birini oluşturdu.
- Şuayb Aziz’in Savunması: Teşkilatın kurucusu ve lideri olan Şuayb Aziz, kendisine yöneltilen “vatana ihanet” suçlamalarını kesin bir dille reddetti. Mahkeme heyetinin gözlerinin içine bakarak; “Bizim tek bir amacımız vardı, o da millî haklarımızı korumaktır. Biz ne Yugoslavya devletini yıkmayı ne de kan dökmeyi hedefledik. Bir insanın kendi anadilini öğrenmek istemesi, çocuklarına kendi kültürünü öğretmesi ve dinî vecibelerini hürce yerine getirmeyi talep etmesi ne zamandan beri vatana ihanet sayılıyor? Eğer milletimi ve kültürümü sevmek suçsa, bu suçu gururla kabul ediyorum,” diyerek asimilasyon politikalarını yargıçların yüzüne vurdu.
- Ali Abdurrahman’ın Haykırışı: İdam cezası alan bir diğer kahraman Ali Abdurrahman, mahkemedeki hakaret dolu ithamlara karşı soğukkanlılığını kaybetmedi. Kendilerine yöneltilen “Türkiye ajanı” iftirasını çürüten şu sözleri söyledi: “Biz kimseden talimat almadık. Bizim rehberimiz, kalbimizdeki Türk kültürü ve ecdadımızın bu topraklara bıraktığı mirastır. Türkiye bizim anavatanımızdır, onu sevmek bizim doğal hakkımızdır ancak burası da bizim doğup büyüdüğümüz, vergimizi ödediğimiz topraklardır. Biz sadece bu topraklarda Türk olarak kalabilmek için mücadele ettik.”
- Nazmi Ömer ve Adem Ali’nin Duruşu: Mahkeme sürecinde işkencelerle itirafa zorlanan Nazmi Ömer ve Adem Ali, duruşma salonunda tüm baskıları boşa çıkardı. İşkence altında imzalatılan sahte tutanakları mahkemede reddeden Nazmi Ömer, “Bize imzalattığınız o kâğıtlar işkence odalarının eseridir. Gerçek olan tek şey var: Biz Türk doğduk, Türk yaşadık ve Türk olarak öleceğiz,” diyerek mahkeme salonunda yankılanan tarihi bir duruş sergiledi.
Düzmece mahkeme, savunma haklarını hiçe sayarak 27 Şubat 1948’de önceden hazırlanmış olan kararları okudu. Dört lider idama mahkûm edilirken, mahkeme salonundan çıkarılırken bile başları dikti ve birbirlerine kenetlenmişlerdi. Onların bu tavizsiz savunmaları, sonraki nesiller için mahkeme salonunu bir direniş kürsüsüne çevirdi.
