KIRIM’DA TATAR OLMAK

Karadeniz’in karşı sahilinde, şu an her şeyin muallakta olduğu, niteliği belirsiz bir kargaşanın hüküm sürdüğü ve istikbâl endîşelerinin yoğun olarak yaşandığı küçük bir yarımada var: Kırım… Coğrafî görünümü ile dünyânın gerdanlığı olarak da isimlendirilen Kırım, resmen Ukrayna’ya bağlı muhtar bir cumhuriyet. Fakat sadece burada yaşayan ve ekseriyeti oluşturan Rusların muhtar oldukları bir cumhuriyet. Ukrayna’nın bir parçası olarak kabul edilmesine rağmen, Kırım’da düdük Rusların ellerinde. Çünkü yarımada nüfûsunun % 60’ını onlar oluşturuyorlar. Ukraynlar ise, muhtemelen %10-15 civarında bir nüfûsa sahipler. Bu sebeple Ukraynların burada esâmîsi bile okunmuyor dense yeridir.

Bin yıldan fazla bir süre adaya hâkim olan Kırım’ın gönlümüzdeki asıl sahipleri -Tatar Türkleri- ise, yarımada nüfusunun ancak % 12-13’lük bir kısmını oluşturuyorlar. Muhtemelen 300-350 bin civarındaki Kırım Tatar Türkleri, yarımadanın her tarafına dağılmış durumdalar. Bu yüzden, neredeyse hiçbir yerleşim biriminde nüfusun ekseriyetini oluşturmuyorlar.

Kırım’da Rus, Ukrayn ve Tatar Türklerinin dışında çok sayıda Yahûdî var; dünyânın her yerinde olduğu gibi, Kırım’da da bütün para musluklarını onlar açıp kapıyorlar. Kırım’da ne kadar ciddî sayılabilecek iş yeri, mağaza, market, süpermarket, inşaat şirketi veya para getirecek iş yeri varsa, hepsi Yahûdîlerin ellerinde. Eski Sovyet coğrafyasından ayrılan bütün ülkelerde benzerleri görülen umûmî pazar yerleri bile, Sovyetlerin dağılması sırasında onlar tarafından kapatılmış, kabin genişliğinde bölmelere ayrılarak satıcılara kiralanmış. Ciddî eğitim-öğretim kuruluşlarının başlarında veya mühim mevkilerinde de onlar bulunuyorlar. Bulundukları coğrafyaya ve sosyal yapılara uyma kabiliyetlerini burada da sergileyen Yahûdîler, görünüşte Rus veya Ukrayn adları taşıyorlar. Fakat bu sâdece bir kamuflaj malzemesi. Rus emperyalizminin maskesinden başka bir şey olmayan meşhur komünist sistemin baskılarından Slav ve daha çok da Rus isimleri alarak arazî olmuşlar. Bugün de ekonomiyi ellerine geçirmişler. Yahûdîler parayı, para da onları çok seviyor olmalı. Filistin’in Yahûdîlerin ellerine geçmesinden önce, zamanın kalantor devletleri tarafından Kırım’ın ciddî ciddî Yahûdî vatanı yapılmak istendiğine dâir rivayetler burada hayli yaygın.

Kırım’ın geriye kalan nüfusunu oluşturanlar ise Ermeniler, Rumlar, bir miktar Azerî ve eski Sovyetler Birliği’ni oluşturan devletlerin malum dağılmanın ardından burada kalan insanlarından ibaret. Bu bakımdan hayli karışık bir sosyal yapıdan söz etmek mümkün. Renkler, deriler, sîmâlar farklı farklı. Bu coğrafyayı bilenler, insanların yüzlerine bakarak kimin Rus, kimin Ukrayn, kimin Tatar, kimin Türk dünyâsının şurasından burasından buraya gelmiş kimseler olduğunu fazla zorlanmadan ayırt edebilirler. Dolayısıyla Kırım’da etnik bir kokteylden söz edilebilir.

Bununla birlikte, Kırım’ın sosyal yapısı içerisinde en sefil, kafası karışık, kimliğinden habersiz ve etkisiz durumda bulunanlar Kırım Tatar Türkleridir.

“Tatar Türkleri” ibaresini bilerek kullanıyorum. Buradaki Tatar Türklerinin büyük ekseriyetine kalırsa, Tatar kelimesinin sonuna Türk ismini bile eklememem gerek. Fakat ben onlar gibi düşünmüyorum; dolayısıyla da Tatar Türkleri demeyi bir hak olarak görüyorum. Ne var ki burada sayıları hiç de az olmayan okumuşlar bile, kendilerinin Türk olarak görülmesinden pek hoşlanmıyorlar.

Sayılarının 300 bin civarında olduğu söylenen Kırım Türklerinin etnik kimlikleri konusunda zihinleri hayli karışık. Kimisi kendisini Tatar, kimisi Kırımtatar, kimisi Kırımlı, hattâ kimisi de sâdece Kırım olarak isimlendirmek istiyor. Kırım Türkü ismini tereddütsüz kabul edenlerin sayısı, abartma saymazsanız, tek tek sayılacak kadar az. Kendisini Kırımlı veya Kırım olarak tavsif edenlerin fikirlerini tashih etmek son derece güç. Belki zihnî bir uyarıcı olur ümîdiyle “o hâlde ben de Türkiyeliyim”, yahut “Türkiye’yim, Yozgat’ım, Ankara’yım. Etnik kimliğimi belirtmek açısından bu sözlerim ne kadar manâlı ise, senin Kırım’ım, Kırımlı’yım demen de o kadar manâlı; burada Rus da var, Ukrayn’da var, Yahûdî, Ermeni, Rum… da var ve yaşadıkları yer bakımından hepsi Kırımlı. Senin onlardan farkın ne?” diyorum. Anlamaz bir tavırla yüzüme bakılıyor.

Milletlerin isimlerini coğrafyadan alamayacaklarını, bilâkis coğrafyayı isimlendirenin çoğu zaman milletlerin kendileri olduklarını izah ve kabul ettirmeniz, deveye hendek atlatmaktan daha zor. Dikkat edin diyorum: İngilizler, Fransızlar, Almanlar, Araplar, Anadolu Türkleri, Bulgarlar, Macarlar, Sırplar, Ruslar, İtalyanlar, ispanyollar, Hindular, Japonlar ve daha niceleri isimlerini coğrafyalarına vermişler; yaşadıkları yerler onların isimleri dolayısıyla bugünkü isimlerini almışlar. Etnik kimliklerini yaşadıkları yerlerden almıyorlar; bilâkis isimlerini yaşadıkları topraklara veriyorlar, insanın Kırım olması, İngiltere, İtalya, Fransa, Japonya… olması gibi bir şey. Bu isimler bile, orasının İngilizlerin, İtalyanların, Fransızların, Japonların … yurdu olduğu mânâsına gelir. Fakat nafile…

Tek başına Tatar denmesini de istemiyorlar. Tatar denince Tataristan’daki Tatarlar anlaşılıyormuş; hâlbuki kendileri farklıymışlar; dolayısıyla Kırımtatar diye anılmalı imişler. Böyle bir isimlendirmenin gramer kaidesi bakımından bile yanlış olduğunu, hiç değilse Kırım Tatarı denilmesi gerektiğini söylüyorum; o da kabul görmüyor. Kırım Türkü deyince de şöyle bir îtiraz yükseliyor: öyle dediğimizde, Ruslar “Türkseniz, karşıda Türkiye diye bir ülke var, gidin oraya” diyorlar. Aynı şekilde, sâdece Tatar deyince de, “yeryüzünde bir milletin iki ülkesi olmaz; madem ki Tatarsınız, Tataristan işte orada; oraya gidin” diyorlar. Buranın kadîm halkı olduklarını vurgulamak için en doğru isimlendirme Kırım veya Kırımlı olmakmış. İşte böylesine ipe sapa gelmez, karmaşık bir argüman ve kafa karışıklığı sık sık karşınıza çıkıyor.

Bu gibi basit argümanlar karşısında, dünyada bir tane Rusya var; Rusların Kırım’da, Ukrayna’da, Doğu Avrupa’nın başka ülkelerinde, Tataristan’da, Azerbaycan’da, Kazakistan’da, Kırgızistan’da ve daha nice kadîm Türk yurtlarında ne işleri var? Onlar da Rusya’ya gitsinler demek gerekmez mi? Veya Ruslar henüz izbalarda yaşarlarken bile biz buradaydık; devletler, hanlıklar kurduk. Sizin mantığınızla buradan gidecek olanlar biz değiliz, sizlersiniz, demek daha doğru bir savunma şekli olmaz mı?

Kırım Tatar Türklerinin sıkıntıları sadece etnik kimlikleriyle ilgili kafa karışikları değil şüphesiz. Problem sadece bu olsaydı, kendinizi nasıl görüyorsanız osunuz der ve geçerdik. Fakat etnik kimlik konusundaki kafa karışıklığı, beraberinde kültürel karmaşayı, millî ve manevî değerlerle birlikte örf ve âdetlerin deformasyonunu da getiriyor. Kendilerini büyük bir Türk dünyâsının mütevazı bir parçası; büyük bir İslâm dünyâsının küçücük bir üyesi olarak görme konusunda da sıkıntılar ortaya çıkıyor. Millî ve manevî kimlik konusunda, daha önce sürgüne gönderildikleri Orta Asya’da, ekseriyetle de Özbekistan’da doğmuş olanlar, atalarından, analarından-babalarından dinledikleri Kırım hasretiyle, bir gün anavatanımıza döneceğiz hayalleriyle büyümüş olanlar daha şanslı durumdalar. Fakat 1990’ların başlarında Kırım’a döndükten sonra doğanlar veya buraya küçük yaşta gelenler, Rus ve Ukrayn kültürünün bir parçası olarak büyümüşler, büyüyorlar. Ruslar ve Ukraynlar nasıl giyiniyorlarsa, Kırım Tatarlarının gençleri de aynı şekilde giyinip kuşanıyorlar. Gençlik tam bir kültürel ve ahlâkî kaos içinde. Kızı veya delikanlısı fark etmiyor. Dillerini bilmiyorlar, dinlerini bilmiyorlar, kültürlerini bilmiyorlar, örf ve âdetlerini bilmiyorlar, millî ve manevî değerleriyle irtibatlarının kopartıldığını bilmiyorlar; üstelik bütün bunları bilmediklerini de bilmiyorlar. Kendi aralarında, hattâ evlerinde bile Rusça konuşmak suretiyle millî kimlik ve kültürlerinden günbegün uzaklaşıyorlar. Çoğunun dilinde yarım yamalak bir selam-aleykümden başka kendi millî ve dînî kültürlerine âit iz ve işaret bulmak zor. Türk ve Arap dünyâsından gelip burada din eğitimi vermeye çalışan bâzı kuruluşlar ve oluşumlar var ama onlar da tehlikeli parçalanmalara yol açıyorlar. Arap dünyasından Kırım’a gelip sözde dinî tahsil verenler -bunların içinde Hizbü’t-Tahrîrîn etkili olduğu söyleniyor-, din eğitimi değil de sanki Türkiye düşmanlığı aşılamak için çalışıyorlar gibi. Namaz kılmada, oruç tutmada, bayram günlerinin tespitinde Arabistan’ı örnek almaya kalkıştıkları için, militan bir tavırla, kendileri gibi yapmayan ve bu konularda Türkiye’yi, Türklerin Müslümanlığını örnek alanları düşman olarak görüyor, hattâ kavga çıkarmaktan bile çekinmiyorlar.

300 bin kişilik bir Tatar varlığının bir de bu şekilde parçalanması, gelecek için ümit kırıcı. Bu durum başta Ruslar olmak üzere, Tatarların dışındaki herkesin hoşuna gidiyor; hattâ el altından ihtilâfları körüklüyorlar. Kırım’da yekpare bir Tatar varlığı, hiç şüphesiz kimsenin hoşuna gitmiyor ve mümkün olan bütün yollar denenerek parçalı bir bohça oluşturulmaya çalışılıyor. Bu hususta Rusların çok daha gayretli, istekli ve sistemli çalıştıkları muhakkak. Rusların klâsik ve kadîm böl, parçala ve yut taktiği, her zaman olduğu gibi, burada bugün de gerçekten mahir.

***

Siyâsî açıdan bakıldığında da Kırım Tatar Türklerinin gelecekleri hiç iç açıcı görünmüyor. Belirttiğim gibi, bir avuç Tatar varlığı, bir sürü sözde siyâsî parti tarafından temsîl ediliyor. Rusların Gürcistan’a saldırıları sırasında, buradaki bir Tatar partisi yetkililerinin Putin’e ve Medvedev’e mektup yazarak, kendilerinin de Abhazlar gibi, Osetler gibi sıkıntı içinde olduklarını belirterek, onlara yardım ettiğiniz gibi, bize de yardım edin meâlli mektuplar gönderdikleri gazetelere bile yansımıştı.

Tarihleri boyunca başlarına gelen bütün felâketlerin Rusların elleriyle geldiğini nasıl düşünemiyorlar, insanın havsalası almıyor! Rus’un yardımının nemenem bir yardım olacağını, 1774 anlatamamış olmalı. Ama 1783’de, 1930’lu yıllardaki kırgın da, hatta 1944 soykırımı ve 60 yıl süren, acıları hâlâ devam eden sürgünler de anlatamamışa benziyor. Akıllı olduğunu düşündüğüm bir okumuş, bana “Türk tarihçiler Tatar târihi konusunda, Türk devletinin baskısıyla gerçeği yazmıyor; bu hususta Rus tarihçileri daha güvenilir” demişti. Kırım diye bir mesele ortada dururken, Rusların asla ve kat’â Kırım’dan vazgeçmek istemedikleri gün gibi aşikâr iken, hattâ bunu hiç saklamadan televizyonlarında tartışma konusu yaparlarken, bir Rus tarihçinin veya sıradan bir Rus’un kaleminden Tatarların menfaatine olacak herhangi bir kelime veya cümlenin çıkacağını nasıl düşünebildiğini anlatmak mümkün olmadı tabiî. “Ayıdan post, Rus’tan dost olmaz” demişler ama, burada bâzıları için oluyor gâlibâ. İki yüzyıllık bir tecrübeden ibret alınmamış gibi. Rus kültür emperyalizmi ile beyinler öylesine örselenmiş ki…

Şu abes iddiaya ne demeli? Türk tarihçiler, devletin baskısıyla gerçeği yazmıyorlar! Yani Tatarların tarihlerini de çarpıtıyorlar! Daha ilerisi, yâni onları da Türk’ten sayıyorlar! Türkiye’de devletin Cumhuriyet dönemi dışında tarihi veya târihçin’m ne yazdığını umursadığı varmış gibi… isteyenin istediği dönemi veya çağı yerin dibine batırdığı, isteyenin istediğini göklere çıkardığı bir vakıa değilmiş gibi. Türkiye’de devletin Kırım’ı da ilgilendiren Osmanlı dönemi ve târihi bir kıymet ifâde ediyormuş gibi… Bir de kalkacak ve Osmanlı târihiyle ilgili şunları yaz, bunları yazma diyecek?! Uzun yıllar Türkiye’de devlet kendisini Osmanlı’nın devamı olarak gördüğü varmış gibi…

Kırım Tatar Türklerinin siyâsî parçalanmışlığı bununla da sınırlı değil. Kendilerini Ukrayna nez-dinde temsil eden ve resmî olmasa bile kısmen olsun varlığını kabul ettirmiş bulunan Kırım Tatar Millî Meclisi’nin Tatarlar arasında taraftarları kadar muhalifleri de var. Sözde eli kalem tutanlar veya birazcık mürekkep yalamış olanlar arasında Millî Meclis idarecilerine selâm vermek istemeyenler bile görülüyor…

Bir takım hatâları abartarak parçalanmak veya parçalanmaya çanak tutmak, Kırım’daki bir avuç Tatar’a ne kazandıracak, anlamıyorum. Bu durumlarından faydalanmaya çalışan iç ve dış güçler de boş durmuyorlar. Siyâsî açıdan parçalı bir Tatar varlığı, Rusların zâten işlerine geliyor; Kırım’a saldırmak ve burayı Osetya veya Abhazya hâline getirmek, hattâ Rusya’ya ilhak etmek için fırsat kolladıkları da bilinmeyen bir husus değil. Ukrainlerin Rus tehlikesine karşı Tatarların yanlarında yer alıyor gibi görünmeleri de aldatıcı. Dolayısıyla nasıl bir cendere içinde bulunduklarını nasıl anlatmalı, bilemiyorum.

Yukarıda Kırım’ın muhtar bir cumhuriyet olduğunu söylemiştim. Yâni iç işlerinde nispeten serbest, dış işlerinde ise Ukrayna’ya bağlı bir cumhuriyet. Siyâsî yapı bu olmakla birlikte, burayı yönetenlerin Ukraynlardan çok Ruslar olduğu kolayca söylenebilir. Ukrayna’nın buraya yönelik politikaları, Kırım’daki Rusların hiç hoşlarına gitmiyor. Buradaki Ruslar, kalben ve ruhen Rusya’ya bağlılar. Basit bir müşahede: Rusya ile Kırım arasında bir saatlik bir zaman farkı var. Yani yılbaşı gecesi Kırım’da saat 11 iken Moskova’da 12 oluyor. Saat 11 olduğunda sokaklarda, evlerin balkonlarında “Privet Rassiya!” (Selâm Rusya!) çığlıklarından geçilmiyor. Kırım’ın Rusya’ya değil, Ukrayna’ya bağlı olmasını alenen tenkit eden sayısız insan var. Kırım’ı 1954’te Ukrayna’ya bağladığı için, Kruşçev’e Rus televizyonlarında edilen küfürlerin bini bir para.

Bu durum Kırım’daki devlet yapılanmasında, vazife, rol ve makam dağılımında da kendisini gösteriyor. Devlet dâireleri Ruslar tarafından işgal edilmiş gibi. Yapılacak her iş, Rusya düşünülerek ve Rus çıkarlarına göre yapılıyor. Bu makamlarda Kırım Tatar Türklerinden pek kimse yok. Dolayısıyla alınan hiçbir kararda etkileri ve ağırlıkları da bulunmuyor. Tatarlar burada sokak işlerini görmekten başka iş bulamıyor. Sokak aralarında, pazaryerlerinde bizdeki seyyar satıcılara benzer satış yapanların hemen hepsi Tatar. Burada bizdeki zabıtanın vazîfesini de polis üstlenmiş sanırım. Karşıdan gelen bir polis gördüklerinde, bu seyyar satıcıların kaçacak delik aradıklarını her an görmek mümkün, insanların karınlarını doyurabilmek için mecburen başvurdukları seyyar satıcılık bile kendilerine çok görülüyor. Sabit iş yeri sahibi olmak ise ateş pahası. Tatarlar arasından alınan üç-beş polis ise en geri plânda çalıştırılıyor.

Bu yapı, yâni bütün etkili makamların Rusların kontrollerinde bulunması, Kırım’da Türkiye’den gelen biz Türklere de sayısız engel çıkarılmasının temel sebebi. Türklerin buraya Tatarlar için geldikleri düşünüldüğünden, Kırım’da iş yeri açmaları, eğitim-öğretim alanında çalışmaları veya başka bir iş tutmaları engellenmeye çalışılıyor. Bilhassa oturum izni almak, sırf bu yüzden zorlaştırılıyor; her seferinde karşınıza yeni engeller çıkartılıyor; başka ülkelerde örneği görülmeyen sayısız dokümanlar isteniyor. Bu yolla, bıktırıp usandırmak ve lanet olsun dedirtip Kırım’dan kaçırtmaya çalışıyorlar.

Kırım Tatar Türklerinin eğitim-öğretim alanındaki durumları da iç açıcı değil. 40 civarında sözde millî mektepleri var. Fakat kendi dillerinde okutulacak ders kitapları bulunmadığı için, bu mekteplerde haftada birkaç saati geçmeyen Tatarca dışında, bütün dersler Rusça okutuluyor; eğitim dilinin pek yakında tamamen Ukraynca olacağı söyleniyor. Ukrayna, devlet olarak varlığını hissettirmek için, ülke çapında Rusçanın hâkimiyetini kırmaya ve yerine kendi dilini ikâme etmeye çalışıyor. Bu durum Ukrayncayı pek de iyi bilmeyen Tatarlar için yeni bir problem kaynağı demek. Zaten doğru dürüst olmayan bir eğitimi alabilmek için bu defa da Ukraynca öğrenmek mecburiyetinde kalacaklar. Diğer bir deyişle, bir dilden başka bir dile; bir kültürden başka bir kültüre savruluş devam edip gidecek…

Gerçekte resmî hayatta ve sokakta Tatarcanın yeri olmadığı için, bizzat Tatarlar bile kendi dillerini öğrenmekte isteksiz davranıyorlar. Bunun tipik bir örneğini, sanki oyalanmaları için kendilerine tahsis edilmiş gibi gözüken Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesi’nde görmek mümkün. Başka bölümler zaten ağırlıklı olarak Rusça ve Ukraynca eğitim veriyorlar ama bir Tatar Dili ve Edebiyatı Bölümünde bile derslerin, Tatar hocalar tarafından dahi, çoğu zaman Rusça anlatılıyor olması hazin bir durum. Tenkit ettiğinizde, “ne yapalım, kendimizi Rusça daha iyi ifade ediyoruz”; veya “böyle alışmışız” deyip problemin içinden sıyrılıveriyorlar. Tek Tatar üniversitesindeki eğitim-öğretimin niteliği ve kalitesi ise bizim her zaman şikâyetçi olduğumuz orta-öğretim seviyemizin çok daha altında; belki taşra liseleri gibi. Eğitim disiplini ve ciddiyeti ise daha da gerilerde. Neyse… Bu hususta şimdilik zülfü yâre dokunmak istemem. Çünkü gerçeğin dile getirilmesi burada pek hoşa gitmiyor. Cafcaflı sözler, kuru övgüler ve övünmeler buralarda çok revaçta. Bilirsiniz, kimse ayranım ekşi demez.

***

Yukarıda çizdiğim tablo, benim her zaman kurtulamadığım öncelikle olumsuzları görme temayülümün neticesi olarak düşünülebilir, inşallah öyledir. Yanılmayı ve yanlış görmeyi bütün kalbimle isterim. Bu bana bir şey kaybettirmez; eğer yanılıyorsam ve kusurlu bir tablo çizmişsem, okuyucudan özür dilerim. Ama ne yapayım ki mevcut durumu ben böyle görüyorum.

Bütün bunlara rağmen Kırım’da her şey bitmiş değil. Çok yavaş da olsa bazı olumlu gelişmeler hâlâ sağlanabiliyor. Eğer bir mücadele yürütülüyorsa, Kırım’daki mücadeleyi, bizim açımızdan insan kazanma mücadelesi olarak değerlendirmek lâzım. Veya azgın bir selin önünden bir şeyler kurtarma mücadelesi. Kaybedilmiş insanlarımızı yeniden kazanma mücadelesi. Ne var ki bu konuda başarılı olabilmek için, manevî ve kültürel müştereklerimizin yanına iktisadî imkânlarımızı da koşmalıyız. Çünkü ortak bir kökten ve müşterek bir tarihten geliyor olmamız; aynı inancın mensupları bulunmamız ve yüzyıllar boyunca ortak bir kaderi paylaşmamız üzerinden hareketle sadece kardeşlik ve dindaştık nutukları atmamız, iktisadî sıkıntılar içinde boğulan, maîşet kaygısının pençesinde kıvranan insanlar için fazla tatminkâr ve cazip bulunmuyor. Buradaki insanlar iki yüz yılı aşkın bir süre, önce kara çarların, ardından kızıl çarlann, onların siyâsî ve kültürel asimilasyon programlarının ve insanlık havsalasına sığmayacak entrika, baskı ve zulüm politikalarının ağırlığı altında her bakımdan ezilmiş durumdalar. Dolayısıyla sosyal ve kültürel, dinî ve millî kıymetlerinin yeniden ihyâsına olduğu kadar aşa ve işe de ihtiyaçları var. Maîşet ve barınma derdi gibi elle tutulur sıkıntılarla boğuşan insanları, sâdece gönüllere ve ruhlara yönelik hamaset edebiyatı ile avutmak ve birlikte harekete yöneltmek mümkün olmasa gerek. Türkiye Cumhuriyeti, sanıldığı kadar güçsüz bir devlet değildir; bizim yarımız kadar bile olduğu su götürür Ukrayna üzerinde bütün diplomatik ve iktisadî imkânlarını kullanarak etkili olmaya çalışmalıdır. Her şeyden önce, buraya gelen ve gelecek olan Türkiye Türklerinin önlerindeki engelleri ortadan kaldırmanın yolları bulunmalıdır. Kırım dışındaki Ukrayna topraklarında Türk iş adamlarının ve girişimcilerinin durumlarının çok daha iyi olduğu; devletin kendilerine Kırım’dakine benzer zorluklar çıkarmadığı söylenmektedir. Dolayısıyla devletimizin -büyük bir kısmı buradaki Ruslardan kaynaklanan- sunî engelleri bertaraf etmesi durumunda, Türkiye’den bu topraklara çok daha fazla iş adamının geleceği; Tatarların da faydalanacakları iş alanları açacakları muhakkaktır. Karınları doyan insanların gönüllerine ve ruhlarına ulaşmak, eminim ki çok daha kolay olacaktır.

Son olarak şunları söyleyebilirim: Kırım’da Tatar olmak hiç de kolay değil, önlerinde sayısız engeller var. Bugün burada yaşayan insanlarımızın bir kısmı, yukarıda sözünü ettiğim müştereklerimizden haberdar olmayabilir. Veya çoğu insanın bu hususta yeterli bilgisi bulunmayabilir. Yukarıda bir nebze işaret ettiğim sebeplerle, bilmemekte mazurdurlar. Fakat sayıları az da olsa burada bilenlerimiz de var. öyleyse vazîfe, iki taraftan bilenlerimize düşüyor. Üzeri küllenmiş müşterek değerlerimiz, yeniden alev alıp parlamak için nefeslerimizi bekliyorlar.

Başka bir yazı vesîlesiyle işaret ettiğim gibi, vazîfe net: Unutmuşlarsa hatırlatmak, bitmiyorlarsa öğretmek, görmüyorlarsa göstermek, uyuyorlarsa uyandırmak… Sabırla, kızmadan, kırmadan, küsmeden, küstürmeden, umutsuzluğa düşmeden… İğneyle kuyu kazar gibi… İşin kolay olduğunu söylemiyoruz, insan kazanmanın kolay olmadığını biliyoruz. Evet, bugün rüzgâr tersine esiyor olabilir, inatla göğsümüzü germeli ve yönünü çevirmeliyiz. Sabırla, çalışarak, nehirlerin yönünü değiştirmek, onları dağlardan aşırmak mümkündür. Tek tek de olsa insanları yeniden kazanmalıyız; burada öncelikle bunu başarmalıyız;taşlar bir araya gelince dağlara dönüşürler. Unutmamalıyız ki bir ambar dolusu buğday, her biri tek olan tânelerin bir araya gelmiş hâlidir.

Prof. Dr Fahri UNAN

(*) Bu makale, Türk Yurdu dergisi, Şubat 2009, s.48-52’de yayınlanmıştır.

(**). Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesi Türkoloji Araştırma Merkezi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest