İran’da darağacının gölgesinde insan olmak

Kırımınsesi Gazetesi
İran’da darağacının gölgesinde insan olmak
Bir ülkede insanlar ne düşündüklerinden korkmaya başlıyorsa, orada yalnızca özgürlük değil, insan onuru da ağır bir tehdit altındadır.
İran’dan gelen haberleri okurken insanın zihninde tek bir soru beliriyor:
Bir devlet, kendi vatandaşının sözünden, düşüncesinden ve itirazından neden bu kadar korkar?
İran’da ölüm cezası uzun zamandır yalnızca ağır suçlarla bağlantılı bir ceza sistemi olarak tartışılmıyor. İnsan hakları kuruluşlarının raporları, ölüm cezasının siyasi muhalefeti ve toplumsal itirazı bastırmanın araçlarından biri olarak da kullanıldığına ilişkin ciddi bulgular ortaya koyuyor.
Amnesty International’ın 21 Mayıs 2026 tarihli raporuna göre, 28 Şubat 2026’dan sonra İran makamları, siyasi saik taşıdığı belirtilen suçlamalarla mahkûm edilen en az 36 kişiyi infaz etti. Aynı rapora göre en az 78 protestocu, muhalif ve yasaklı muhalif gruplarla gerçek ya da algılanan bağlantıları bulunan kişi ölüm cezası altında bulunuyordu. Bu kişilerin 41’inin Ocak 2026 protestolarıyla bağlantılı olarak tutuklandığı bildirildi. (Amnesty International)
Bunlar yalnızca rakam değil.
Her rakamın arkasında bir isim var.
Bir anne, bir baba, bir kardeş, bir evlat var.
Ve her birinin arkasında yarım bırakılmış bir hayat…
Mesele yalnızca idam değil
İdam cezasını tartışırken çoğu zaman ölümün kendisine odaklanıyoruz.
Oysa İran örneğinde bundan önce sorulması gereken çok daha temel bir soru var:
Bu insanlar hangi koşullarda yargılandı?
Amnesty International, İran’daki bazı davalarda işkence ve kötü muameleyle elde edildiği ileri sürülen “itiraflara”, avukata erişimin engellenmesine ve ciddi adil yargılanma ihlallerine dikkat çekiyor.
Örgüt, 28 Şubat 2026’dan sonraki dönemde işkence iddialarını, zorla alınmış itirafların devlet medyasında yayımlanmasını ve hızlandırılmış yargılamaları belgelediğini belirtiyor. (Amnesty International)
Bir insanın özgürlüğünü elinden almak bile ağır bir devlet müdahalesidir.
Hayatını elinden almak ise geri dönüşü olmayan bir karardır.
O halde adaletin en temel şartı, belki de tam burada başlar:
Adil yargılama.
Savunma hakkı.
Avukata erişim.
İşkence yasağı.
Bağımsız mahkeme.
Ve suçluluğun gerçekten kanıtlanması.
Bunlar yoksa, verilen hükmün üzerinde ne kadar büyük bir mahkeme binası olursa olsun, insan hakları açısından ortada cevaplanması gereken çok ciddi sorular vardır.
2.159 insan…
Amnesty International’ın 18 Mayıs 2026’da yayımladığı 2025 ölüm cezası raporu, İran açısından ürkütücü bir tablo ortaya koyuyor.
Örgüt, 2025 yılında İran’da en az 2.159 infaz kaydettiğini bildiriyor.
Bu, Amnesty’nin 1981’den bu yana İran için kaydettiği en yüksek yıllık sayı. (Amnesty International)
2.159…
Bir gazete sayfasında küçük görünen dört rakam.
Ama gerçekte 2.159 ayrı hayat.
2.159 ayrı aile.
2.159 ayrı boş sandalye.
2.159 kez çalan ve artık cevaplanmayacak bir telefon.
Bu sayıya baktığımızda insanın aklına ister istemez şu geliyor:
Bir toplumda ölüm cezası bu kadar yaygınlaşmışsa, devlet adaleti mi büyütüyor, yoksa korkuyu mu?
Bu sorunun cevabını vermek benim işim değil.
Ama bu soruyu sormak hepimizin hakkı.
Düşünce suç mudur?
İran konusunda kullanılan “insanlar düşünceleri nedeniyle idam ediliyor” cümlesi, hukuki açıdan dikkatle kurulmalı.
Çünkü insanların yalnızca zihninden geçen bir düşünce nedeniyle yargılandığını söylemek başka bir iddia; insanların ifade özgürlüğünü kullanması, protestolara katılması, muhalif faaliyetleri veya siyasi bağlantıları nedeniyle ağır suçlamalarla karşı karşıya bırakılması başka bir durum.
İnsan hakları açısından asıl endişe de burada ortaya çıkıyor.
Amnesty International, İran makamlarının eleştirel konuşmaları, protestocuları, gazetecileri, insan hakları savunucularını ve başka sivil toplum aktörlerini hedef aldığını; bazı davaların hapis, kırbaç, para cezası veya ölüm cezasıyla sonuçlandığını bildiriyor. (Amnesty International)
Bir insanın düşüncesiyle yaptığı eylem arasında elbette hukuki bir fark vardır.
Ancak bir devlet, barışçıl ifade ve protestoyu suç saymaya başladığında, mesele artık yalnızca ceza hukuku meselesi olmaktan çıkar.
Özgürlük meselesine dönüşür.
Sessizlik de bir seçimdir
Dünyanın başka bir köşesinde yaşananları görmezden gelmek kolaydır.
“Bizi ilgilendirmez” demek kolaydır.
“Onların iç meselesi” demek de…
Ama insan hakları kavramının özü zaten sınırları aşar.
İşkenceye karşı çıkmak için işkence gören kişinin milliyetini sormayız.
Bir gazetecinin susturulmasına karşı çıkmak için onun siyasi görüşünü paylaşmamız gerekmez.
Bir insanın yaşam hakkını savunmak için onun masum olduğunu peşinen ilan etmemiz de gerekmez.
Adaletin görevi zaten bunu belirlemektir.
Bizim savunmamız gereken ise daha temel bir ilkedir:
Hiç kimse işkence görmemeli.
Hiç kimse adil yargılanma hakkından mahrum bırakılmamalı.
Hiç kimse düşüncesi veya barışçıl ifadesi nedeniyle cezalandırılmamalı.
Ve devlet, elindeki en geri döndürülemez cezayı kullanırken insan haklarının en yüksek standartlarına uymalıdır.
Bir insanın hayatı geri getirilemez.
Yanlış bir mahkeme kararı düzeltilemez hale geldiğinde artık adaletten söz etmek mümkün değildir.
İran’ın ötesinde bir mesele
İran’daki idamlar yalnızca İran halkının meselesi değildir.
Bu, insanlığın ortak vicdanına ilişkin bir meseledir.
Çünkü bugün dünyanın bir yerinde “muhalif” olduğu söylenen bir insanın ölüm cezasıyla karşı karşıya kalmasını normalleştirirsek, yarın başka bir ülkede başka bir gerekçeyle aynı yöntemin kullanılmasına karşı çıkacak ahlaki zemini de zayıflatmış oluruz.
İnsan hakları, yalnızca bizimle aynı düşünen insanların hakları değildir.
Tam tersine.
İnsan hakları, en çok bizimle aynı düşünmeyen insanların haklarını savunduğumuzda anlam kazanır.
İran’daki tablo karşısında yapılması gereken, herhangi bir siyasi tarafı desteklemekten önce, insan hayatını merkeze almaktır.
İşkence iddiaları araştırılmalıdır.
Adil yargılanma güvenceleri sağlanmalıdır.
Ölüm cezası siyasi baskı aracı olarak kullanılmamalıdır.
Ve ölüm cezasıyla karşı karşıya olan insanların davaları bağımsız ve şeffaf biçimde incelenmelidir.
Bir ülkenin güvenliği, vatandaşlarının susmasıyla sağlanamaz.
Bir devletin gücü, insanlarını konuşturmamakla ölçülemez.
Gerçek güç, eleştiriye rağmen hukukun üstünlüğünü koruyabilmektir.
Bugün İran’dan yükselen çığlık bize aslında çok eski bir gerçeği hatırlatıyor:
Bir insanın düşüncesiyle aynı fikirde olmayabiliriz.
Sözlerini yanlış bulabiliriz.
Siyasi görüşlerine karşı çıkabiliriz.
Ama bütün bunların hiçbirisi onun insan olma hakkını ortadan kaldırmaz.
Ve bir insanın hayatı, devletin elindeki bir cezalandırma aracına dönüştüğü anda, hepimizin sorması gereken soru şudur:
Adalet nerede bitiyor, korku nerede başlıyor?
Efsane Afşar Sayınqala

