HER YER KERBELÂ! HER GÜN ÂŞURA!

Kur’an-ı Kerîm’in en uzun ve en müthiş, her bir satırı, mısraı, kelimesi ayrı bir anlam yüklü ve insanı şaşırtan, insanlığın yollarına döşeli nûr ve şifa kaynaklarıyla dolu bir sûre olan Bakara’nın otuzuncu âyetinde; “Ben yeryüzünde bir Halife yaratacağım” diyen Yüce Allah’a, melekler “Yeryüzünde fesat çıkaracak, bozguncu ve kan dökücü birisini mi yaratacaksın?” diye bir soruyla itiraz etmişlerdi.
Yeryüzüne en mükemmel şekilde yaratılarak indirilen gök halkından ilk Peygamber ve ilk insan olan Hazret-i Âdem’in ‘Halife’lik serüveni de böylece başladı.
Nûrdan yaratılan melekler, su ve toprakla biçim verildikten sonra Rabb’in kendi nefsinden üfleyerek can verdiği “kâinatın hulâsası” insanın kan dökücü bir canavar ve bozguncu bir varlık olacağını acaba nereden biliyor, haberleri nereden almışlardı? Yoksa, en son ve mükemmel şekilde yeryüzünün ‘halife’si yaratılmadan önce, kılımsı fakat konuşamayan insansı varlıklar vardı da bunlar kendi aralarında kan dökücü bir özelliğe sahip miydiler?
Yedi kat semâda yaratılan binlerce âlemden sadece bir tanesi olan yaşadığımız şu dünyaya, su, hava, ateş ve toprak güçlerini aklıyla, cüzî ilmiyle kullanarak imtihan için indirilen gök halkının çocukları olarak “Halife” sıfatımızla yeryüzünde bulunuyoruz.
Temelinde, Allah’ın rızasına uygun şekilde Müslüman toplumun adilce düzenlenmesi var olan Hilafet nedir? Hz. Muhammed (S.A.V.)’in 632’de dâr-ı bekâya irtihalinden 1097’de Haçlıların Kenan diyarına ve Mescid-i Aksâ’ya gelişlerine kadar geçen 400 yılık bir dönemde halifelik müessesesinin Müslümanlar arasında işlerlik kazandığı görülür. Tarih bize çok farklı karakterde (savaşçı, zahit, entelektüel, haz düşkünü, ehliyetsiz, zâlim) halifeler olduğunu söyler. “Hilafeti kendi şahsi ve genellikle dar İslâm görüşlerini ümmete dayatma aracı olarak görenlerin yanında onu cihanı fethetme hedefi için bir gerekçe olarak algılayanlar da vardır. Aynı şekilde hilafeti Müslümanların dindar bir hayat yaşamak için çabalayabilecekleri ve kendi zihinlerini buna en iyi şekilde uydurabilecekleri sade bir sistem sağladığını düşünenler de vardır. Kimileri halifeyi yarı ilahi güçlerle donatılmış, Allah’ın dünyadaki temsilcisi olarak görürken kimileri de onun rolünün Müslüman toplumunu vergi ve asker toplayarak düşmanlardan korumak olduğunu varsayar.
Hilafet fikrinin tarihçesi, neredeyse 14 küsur yüzyıl öncesinde Peygamber Efendimiz’in vefatından Devlet-i Âliyye Osmanîyye’ye kadar varlığını sürdürmüş, kullanılmış ve şekil değiştirmiştir. Peygamberimizin vefatından sonra sırasıyla Hz. Ebû Bekr (632-4), Hz. Ömer (634-44), Hz. Osman (644-56) ve Hz. Ali (656-61) halifelik görevinde bulunmuşlardı. Halifelik daha sonra Emeviler ve Abbasiler’den sonra Osmanlılar’a; kutsal emanetlerle birlikte Yavuz Sultan Selim döneminde geçti. Sömürgeci İngiliz Kraliyetin başına belâ olan Hilafet’in kaldırılması sonucunda T.C. Devleti’nin kurulduğu, İran için de aynı tezin petrol’den vazgeçmesiyle geçerli olduğu tarihçiler tarafından dile getirilir.
Şam Valisi Muaviyye ile Halife Hz. Hasan arasındaki kavga ve Müslümanlar arasında kardeş kanı akıtılması da “hilafet” yüzünden meydana gelmiştir. Tarihte ehliyetsiz, zâlim ve despot halifeler de görülmüştür. Tarih boyunca adı lânetle anılan Yezid de onlardan birisi.

***
Bugün hicrî takvime göre; 10 Muharrem 1442.
Kullandığımız miladî takvime göre 29 Ağustos 2020 Cumartesi.
Aşûre Günü’nüz kutlu olsun.
Aşûre günü yaratılan Âdem aleyhisselâm’ın tevbesi de bugün kabul edildi. Nûh aleyhisselâm’ın tufandan kurtulması, İsâ aleyhisselâm’ın göğe kaldırılışı, Yunus aleyhiselâm’ın balığın karnından çıkması ve Firavun’un boğuluşu hep Aşûre Günü’nde olduğunu biliyoruz. On Muharrem Aşûre Günü olması dolayısıyla eski bir gelenek olarak aşûre tatlısı pişirilerek komşu, dost, akraba ve tanıdıklara tas içerisinde dağıtılarak paylaşılır, Müslümanlar birbirlerine dua eder, tebrikleşir, oruç tutarak sevap kazanır ve fakire sofra açarlar.

KERBELÂ, KAN, GÖZYAŞI VE HÜZÜN DEMEK…
Kerbelâ’da Hicrî 10 Muharrem 61 tarihinde Hz. Hüseyin, ailesi ve Ehlibeytin şehit edilmesi hâdisesi vuku bulbulmuştur. menfur olaydan dolayı her 10 Muharrem’de içimizi bir hüzün kaplar. Çünkü o gün, 72 kişiyle birlikte Peygamber Efendimiz (salât ve selâm onun üzerine olsun)’in biricik torunlarından Hz. Hüseyin’in hunharca şehit edildiği gündür.
Kerbelâ, kan, gözyaşı ve hüzün demektir. Kerbelâ, teslimiyet ve sadakatin zirvesi ile Hüseynîce kıyamın ve hürriyet destanının adıdır…
Mevlevî şair Leylâ Hanım, bir mersiyesinde şu satırlara yer veriyor:

“Yine geldi meded mâh-ı Muharrem
Gözümden hûn-rîzân olacak dem
Yine bir yâre açdı çerh-i gaddâr
Bu yanık sîneme yok ana merhem
Muhammed ümmeti kan ağlamaz mı?”

***

Bir başka Mersiye de şöyle; “Çün Muharrem oldı ey dil âşıkan ağlar bugün/ Cümle mevcûdât-ı âlem ins ü cân ağlar bugün/ Ger muhabbet var ise insan olan ağlar bugün/ Vehbiyâ sabr eylemek mümkin değil ağla hemân/ Çünkü ervâh ile zerrât-ı cihân ağlar bugün.”

***
Bir başka dîvân şairi de şu ifadelere yer veriyor: “Seyfî derûn-ı dilden eyle Yezîd’e la’net/ Ger bulmak ister isen ceddün katında izzet/ Ben bunı itdüm idrâk tâc u sır-ı sa’âdet/ Yâ Muhammed Mustafâ yâ Murtezâ yâ Ali.”

HZ.ALİ’Yİ ŞEHİT EDEN HÂRİCİLER SAHNEDE
Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden olan ve Mekke’nin kansız bir şekilde fethedilmesinden sonra Peygamberimiz tarafından affedilen ve daha sonra Müslüman olan Umeyyeoğullarından Ebû Sufyan’ın oğlu Muaviye, Halife Hz. Ömer döneminde “Şam Vâlisi” oldu. Halife Hz. Osman’ın isyancılar tarafından şehit edilmesinin ardından halifeliğe seçilen Hz. Ali, yolsuzluk ve suiistimaller üzerine halktan gelen şikâyetleri de dikkate alarak merkezin yardım emrine uymayan valileri azletti. Şam Vâlisi Muaviye, bu karara uymadı ve şehit Hz. Osman’ın kanını talep etti. Kâtillerin bulunup kendisine teslim edilmesini istedi. Teslim edilmeyince “Ali kâtilleri koruyor” propagandası yaparak ve diğer valileri de siyasetle yanına çekerek ordu hazırladı. Hz. Ali’ye bağlı ordular ile Muaviye’ye bağlı kuvvetler Sıffın’da karşı karşıya geldi. Bu savaşta Muaviye yenilmesine rağmen uyguladığı taktikle Kur’an-ı Kerîm sayfalarını mızraklarının uçlarına geçiren isyancılar karşısında hükümet güçlerinin ekseriyeti savaşmayı bıraktı. Hâriciler, Hz. Ali’ye biatlarından döndüler. Onlara göre Hz. Ali de Muaviye’de “kâfir”di ve öldürülmeleri gerekiyordu. Halife Hz. Ali 661 yılında hâriciler tarafından şehid edilince merkezi güçler, Hz. Hasan’a biat ettiler. Hz. Hasan’ın kısa süren halifeliğinde Muaviye’nin ordusu ile Hz. Hasan’a bağlı merkezi güçler karşılaştılarsa da Hz. Hasan, daha fazla kardeşkanı dökülmesin diye Muaviye’yi pek çok maddenin yer aldığı barış antlaşması önererek ikna etti.
Antlaşma maddelerine göre; Hz. Hasan, halifelik görevinden vazgeçerek bu görevi Muaviye’ye devredecek, Muaviye ise öldükten sonra kimseyi yerine “veliaht” bırakmayacak ve yönetimi asıl emanetçilerine iâde edecekti.

“İÇİNİZDEN EN HAYIRLISI KİM İSE ONU SEÇİN”
Medine’de ikâmet etmekte olan Hz. Hasan’a yönelik defalarca suikast teşebbüsünde bulunuldu. Bu suikastlerden her defasında kurtulmayı başaran Hz. Hasan, eşi Cade tarafından zehirlenerek şehit edildi. “Arılık ve doğruluk göklerinin ayı idi; adı Hasan’dı, yüzü de güzeldi. Cömertlik hazinesinin ilk incisi, varlık atölyesinin son eseri, Ehl-i Beyt manzumesinin ilk mısraı, Hazret-i Muhammed’in gözünün nûruydu. Can bağışlayan dili, bal ile şekeri kıskandıracak ölçüde tatlıydı.
Zâlim feleğin elinden ağu içti; zehir, ağzını zümrüt rengine dönüştürdü; ciğerini paramparça edip yanan kömürünü kıvılcıma çevirdi. O kıvılcım, bütün dünyaya yayıldı da, herkesin yüreğini yaktı.”( Fuzûlî, Hadîkatü’s-Süedâ, s. 70)

***
Muaviye, 680 senesinde 40 yıllık saltanatının sonlarına doğru 80 yaşında sağlığı kötüleşmeye başlayınca; Hz. Hasan ile Allah’ın adı üzerine yaptıkları antlaşmayı bozarak yerine oğlu Yezid’i “veliaht” olarak tayin etti. Hz. Hüseyin’e de Medine Valisi Velid aracılığı ile haber yollayarak kendisine biat etmesini istedi. Ümeyyeoğullarından ara bozucu bir insan olduğu için Resûlullah tarafından Mekke’den sürgün edilen babası Hakem öldükten sonra Medine’ye yerleşen ve geldiği günden beri Evlâd-ı Resûl’ün her hareketini Muaviye’ye bildiren muhbirlerin başı olan Hakem oğlu Mervan, Vali konağında bulunan odada yemin ve antlaşma üzerinden sonuç elde edilemeyeceğini görünce; Hz. Hüseyin’e şu cümleyi hatırlattı: Unutma! En iyi hatip kılıçtır. Onun söylediklerine kulak asmamak gerek.” İmam Hüseyin’in cevabı şu olacaktı: “Kûfe’de babamın alnını yaran kılıç benim de başımdaydı. Kardeşim Hasan’ı şehit eden zehir hâlâ boğazımı yakar. Bu güne kadar sabrettim. Ama Dedemin sünnetinin ayaklar altına alınmasına ortak olmayacağım. Resûlullah; “İçinizden en hayırlısı kim ise onu seçin” demişti. “Kılıcı hatip edinenlere biat edin” demedi.”
Velid ve Mervan, Yezid’e biat etmeyeceğini anladıkları Hz. Hüseyin’i hapsetmekle tehdit ettiler. Hz. Hüseyin, “Hanginiz kanıma girebilecekse, hanginiz beni hapsedebilecekse anlaşın aranızda” diyerek odadan hışımla çıktı.

“NUH’UN GEMİSİ’NE BİNENLER KURTULUR”
Hz. Hüseyin, “Bu kulaklar Allah’ın Elçisinden işitti: Onun Ehl-i Beyt’i. Nuh’un Gemisi hükmündedir. O gemiye binenler kurtulur. Ondan beri kalanlar karanlıklar deryasında boğulup giderler.” diyen yaşlı bir sahâbeye Allah’dan hayırlar diledikten sonra bu “biat” meselesine bir çözüm bulmak için harekete geçti. Allah’ın Emin Belde saydığı ve Kitapta “Şehirlerin Anası” diye anılan Mekke’ye mi yoksa Küfeye mi menzili o belirleyecekti…

Devam edecek….

Mustafa Balkan
Gazeteci-Yazar
10 Muharrem 1442, Karatay

Pin It on Pinterest