BEN İLK KAYNAĞIMDAN TÜRK OĞLU TÜRKEM!

Sənan Qılıncarslan Qacar

Azerbaycan ve Türkiye arasındaki münasebetler, her iki ülkenin aynı kökten gelmesi, aynı dili konuşması ve aynı dinin müntesipleri olması hasebiyle hususiyet arz etmektedir. Sözünü ettiğimiz münasebetler, belli dönemlerde dumura uğrasa da, iki ülke insanının kalbindeki sevgi, sürekli tazeliğini korumuş ve bu muhabbet nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar taşınmıştır. Hiç şüphesiz bu sevgi ve saygıyı en güzel şekilde insanlara aksettirenler, his ve duygu yönünden diğer insanlara göre daha hassas bir konumda olan şair ve ediplerdir. Azerbaycan’ın yetiştirdiği birçok edip bu sevgiyi, özellikle iki ülkenin sınırlarının kapatıldığı geliş ve gidişlerin yasaklandığı bir dönemde, eserlerinde dile getirmişlerdir. Özlemlerini, duygu yumağı olan hasretin ve sevginin, dışa yansıması diyebileceğimiz mısralarla gidermeye çalışmışlardır. Herhangi bir zorlamanın ve baskının tesiriyle neşvünema bulmayan bu muhabbet, eserlerden de anlaşılacağı gibi, temiz bir kaynaktan süzülüp gelen berrak, dupduru kaynak suyu gibidir. Bahsettiğimiz vasıflarıyla, Türkiye’ye olan sevgi ve hasretiyle, dikkat çeken aydınlardan birisi de hiç şüphesiz Bahtiyar Vahabzade’dir. Vahabzade’deki Türkiye sevdasının temelleri derinlere gitmektedir. Sovyetler Birliği döneminde sınırların kapatılmasıyla birlikte Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri kesilir. Bu süreçle birlikte uzun süren bir ayrılık da başlar. Sözü edilen dönemde iki ülke insanı özlemini farklı yollarla gidermeye başlar. Sınırlar kapatılmasına rağmen hiçbir zaman bu coğrafyada Türkiye kalplerden sökülüp atılamaz. Sözünü ettiğimiz dönemde çocuk yaşlarda olan Vahabzade, Türkiye hakkında anlatılan hikâyelerle büyür. Vahabzade’nin anlattığına göre, bu dönemde evlerinde sürekli Türkiye anlatılıp konuşulurmuş. Vahapzade, Türklerin dedesinin ve amcasının dilinden hiçbir zaman düşmediğini belirtir. O dönemde aynı zamanda öğretmenlerinden ve ihtiyar kişilerden Türkiye hakkında dinledikleri hikâyeler, Vahabzade’nin kalbinde Türkiye sevgisi doğurmuş. “Dedemin, babamın ve amcalarımın ağzından Türkiye hiç düşmezdi. Ben şimdi soyumdan gelen arzuların, hayâllerin ülkesi olan Türkiye’ye gidiyorum. Sabah erkenden kalkıp tıraş oldum. Otuz beş yıldır hasretini çektiğim, ismini zaman zaman andığımda bütün bedenimi titreten, koluma kuvvet, ayağıma tâkat, gözlerime ışık veren bir şehre, İstanbul’a gidiyorum. Ümitgâhım, önünde boyun eğdiğim, zorla elimden alınan adımın sâhibi, nâmusumun, izzet ve şerefimin koruyucusu, gören gözüm, vuran kolum, düşünen beynim,yardımcım, dayanağım, bayrağım, kaybettiğim târihim, geçmişim, ana dilim, şerefim hepsi sendedir. Kamaranın penceresinden bakıyorum uzakta fener yanıp sönüyor. Allahım! İlk defâ Türk ışığı görüyorum. O ışıkta benim arzularım yanıyor. Ey fener, sen sana târih boyu düşman olan bir milletin gemisine yol gösteriyorsun. O geminin içinde sana can vermeye hazır birisi var. Ben sana kurban olayım, ey benim cumhuriyetim, ey benim benden uzak vatanım! Benim için yanan ve bana elini uzatamayan vatanım! İzin belgesinin üzerindeki mührü döne döne öpüyorum. Otuz beş yıldır vesîkalarımın üzerinde Rus dilinde yazılı ifâdeler vardı, ilk defâ şimdi kendi dilimde yazılı bir ibâre var kimliğimde. Ömrümde sâdece on saat benim kim olduğumu gösteren vesîka ise ilk defâ kendi dilimdeydi. Ben ancak şimdi ben oldum.”

Bahtiyar VAHAPZÂDE,”Ömürden Sayfalar”

Hakan Sarıgül.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Pin It on Pinterest